Dört fotoğraf

"Yalçınhan Timi"nin imzasını attığı duvarın önünde geçmiş tarihe. Devletin "kamu düzeni" sağlamak için yolladığı "güvenlik kuvveti", savaştığı yurttaşlarına meydan okuyan sözler yazmış duvara. Kadın başını öyle bir hafifçe öne eğmiş ki, bakışları öyle usulca yere eğilmiş ki, o sloganlı duvarın önünden geçerken bize tek şey söylüyor olabilir: "Utanmıyorlar..."

Oysa olguyla bilgiyle, destekli dayanaklı yorumla dolu olması gerektiğini iddia ettiğim gazete yazısının gereklerini yerine getirmeye pek kararlı kalkmıştım...

Uyanıp bir günü daha yüklenmenin baştan yıldırıcılığı; nasıl bir ortama uyandığına dair kulağına fısıldanıveren o uğursuz bilgi; onca genç, renksiz hayatımıza bahar tazeliği getirebilecek onca gülüş, mutluluğu çocuğuna bir lokma daha yedirebilmekten ibaret yoksul ana, gururunu gazeteye sarılı iki ekmek suretinde eve taşıyan yoksul baba ve orada doğup büyümekten, orada yaşamaktan başka kabahati olmayan onca insan öldürülmüşken yaşıyor olmanın utancı; hayata gelmiş olmaktan, en azından var kalmış olmaktan duyulduğunu tahmin ettiğim bir garip, marazî pişmanlık... yüzünü yıkasan da akıp gitmiyor bunlar.

Hayat sıkıştı abluka altındaki sokaklara. Bir toplumun geleceği, daracık sokaklara sıkıştı. Bir devletin hayatı, öldürmeye öldürtmeye sıkıştı. Bir rejimin niteliği, bir kişinin geleceğine sıkıştı. Düşmanlıktan ikbal umanlar hayata hükmediyor.

Ablukanın kalktığı, sokağa çıkma yasağının bittiği yerlerden hep benzer fotoğraflar… yakılmış yıkılmış evler, darmadağın edilmiş hayatlar, şaşkın, üzgün, öfkeli… hiçbir sıfatla tam tarif edilemeyecek yüzler…

…ve ölü hayvanlar. Vurulmuş yatan, leşleri şeklen bozulmuş, sadece tek kurşunla vurularak o hale gelmesi imkânsız, yatışından çaresizlik akan, paralanmış mağduriyetinden gaddarlık okunan hayvanlar… Üzerlerine moloz dökülmüş oluyor bir yerlerden. Vurulmuş kalmışlar, sonra yıkım devam etmiş, moloz kısmen örtmüş hayvanları. Toprak kalkıp saramamış, haydi gelin artık, yeriniz burası, diyememiş. Belki ateş edildiğinden, o da delik deşik olmak istememiş, bilinmez. Has toprağın yerine moloz geçmiş. Az evveline kadar, bir çocuğun lekelediği, bir kadının sildiği duvarken, bir adamın yaslandığı duvarken şimdi paralanmış, şahsiyetsiz, ufalanmış tuğla rengi, ufalanmış sıva rengi, tozuyla soluksuz bırakan, başlı başına bir şeylerin yanlış gittiğinin kanıtı, çünkü bir şeylerin bittiğinin, sürmesi gerekirken bittiğinin değersiz kanıtı…

Hayvanların başında bir kadın duruyor. Durur onlar öyle. Ellerini bellerine koyarlar. Öyle bir bakarlar ki, kızıyorlar mı, bir şey mi diyecekler, tamamen başka şeyler mi düşünmekteler, anlayamazsın. Tek bir kadından ibaret olmadığını sezersin, orada ellerini beline koymuş duranın. Bir geçmiş, çok hatıra. Kafasından ne geçer, bulamazsın. Hükme mi varıyor: “Olmaz bu!” Soru mu soruyor: “Olur mu böyle?” Durmuş kadın, ellerini beline koymuş, hayvanların başında. Bir tek şey okuyabilirsin yüzünden: Suçluyor. “Şu yaptığınıza bakın” mı diyor yoksa?

En çok bunu yakıştırıyor ve öteki Silopi fotoğrafına geçiyorum. Burada öfke değil utanç var. Başkası adına duyulan utanç. Utancın en kötü cinsi. Dünyanın en alçakgönüllü meydan okuması da var. Masmavi elbisesinin kolunu dirseğine kadar çekmiş kadın. Soğuksa soğuk, diyor, üşümüyorum işte. Ayaklarında çorap yok, mavi terliğiyle çamurlu kaldırımda, tam adımını atarken geçmiş kayda. Ve tarihe. “Yalçınhan Timi”nin imzasını attığı duvarın önünde geçmiş tarihe. Devletin “kamu düzeni” sağlamak için yolladığı “güvenlik kuvveti”, savaştığı yurttaşlarına meydan okuyan sözler yazmış duvara. Kadın başını öyle bir hafifçe öne eğmiş ki, bakışları öyle usulca yere eğilmiş ki, o sloganlı duvarın önünden geçerken bize tek şey söylüyor olabilir: “Utanmıyorlar...” Bakmıyor o tarafa. Korkuyla değil. Tiksinerek değil. Bakmıyor. Utanıyor o lafları yazanlar adına. Arkada, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir başka kadın, ucunu göremediğimiz sokağa bakıyor. Tankla topla yıkmasanız da dertli sokak, yoksul sokak. Ne bekliyor? Birilerinin gelip, “Bunlar hiç olmadı, haydi sofrayı hazırlayalım,” demesini mi? Sofra falan kalmış mı ki?

Üçüncü fotoğrafta iki kadın yanyana, karenin tam ortasında. Sağda bir oğlan, solda bir kız çocuğu. Paltoları yok, kızın ayağında terlikler. Soğukta o kılıkta orada durmalarının manası bellidir: Bizim burası, burada doğduk, büyüyoruz, her şeyine alışığız, evimiz aha şurada, giyinmeden sokağa kaçarız, anamız bağırır geri çağırır, gideriz geliriz, bizim mahallemiz burası.

Hepsi bir duvarın önünde duruyorlar. Büyük kısmı yeşil, azıcığı beyaz. Yeşil kısma gelişigüzel ay-yıldız ve üç hilal çizilmiş. Bir de gülümseme ikonu yapılmış: sizden güçlüyüz, sizden üstünüz, sizinle alay ediyoruz. Kırmızıyla koca bir “PÖH!” karenin neredeyse tam ortayerini belli ediyor. PÖH! Sonunda ünlem de var. Gülümseme var ama ona aldanma, o işkence kısmı olmalı; esas olan ünlem. Sokaklarda günlerce bekletilen, alınması engellenen cenazeleri nihayet alabilenler, cenazelerin görünüşünü güçlükle tarif edebiliyorlar. Belli ki bazı kurbanlar kolay ölmemiş, bazılarıysa öldükten sonra bile eziyet görmüş. Kamu düzeni. Gülümseme bu olmalı. Ünlemse resmiyet.

Beyaz duvara gelince. Oraya şunu yazmışlar: “Ermeni piçleri”. Sonunda ünlem yok. Çünkü Türkçe’deki en büyük ve geniş anlamlı ünlem, Ermeni kelimesidir; ünleme şuna buna ihtiyaç bırakmaz.

Tekrar edeyim: 60 bin küsur Ermeni yurttaşı bulunan bir devletin güvenlik kuvvetleri, Kürtlere yönelik ezme-bastırma harekâtı esnasında, “düşman”a hakaret olsun diye duvara “Ermeni piçleri” yazmış. Kısaltayım: devletin güvenlik kuvvetleri duvara “Ermeni piçleri” yazmış. Daha da: duvara “Ermeni piçleri” yazmışlar. Üç hilalle ay-yıldızın yanına.

Bir de dördüncü fotoğraf var. Evin içindeyiz. Ucuz duvar kağıdı kaplı duvardaki kocaman delikten gözümüzü alan manasız, tekinsiz, ürkütücü beyazlık, fonumuz. En ufağı anasının kucağında; büyük sağda, ortanca solda. Ortanca gülüyor. Moloza bulanmış yastıklar, halılar, perişan haldeki eşya onun yüzünü soldurmamış. Makineli taramıyor, ona gülüyor belki, bombalar patlamıyor, ona gülüyor. Anasının eteğini tutmuş ucundan, gülen, heyecanlı bir çocuk. Başka bir yerde, viraneye dönmemiş bir evde ya da ilk defa gördüğü dönmedolaba binmeye hazırlanırken, anasının eteğinden çekiştirerek gülen bir çocuk nasılsa öyle. Solacağını uğursuz bir kesinlikle bildiğiniz bir gülüşü izliyorsunuz. Acaba ne zaman idrak edecek velet durumu? Ablası çoktan farkında. Her şeyin farkında. Nereye bakıyor, anlamıyoruz. Karşı duvardaki bir başka kocaman deliğe mi? Mermi deliğine mi? Yoksa, alıştığı bildiği bir şeyin bulunması gereken yerde olmayışına mı? Sağ eliyle sol elinin üç parmağını kavramış, sıkıyor usulca. Fotoğraf çekilir çekilmez fırlayıp koşacakmış gibi bir hali var. Nereye koşacak?

Yıkıntı arasında durmuş bu dört insanla aramızda neyin bulunduğunu nasıl söyleyeceğim bilmem. Her şey tarihe öyle bir geçsin ki, bir daha kimse kazıyıp silemesin diye konmuş sanki oraya. Öyle bir simge yeralsın ki fotoğrafta, hafızalarımız makineliyle taranmış gibi olsun; her şey yerli yerinde ama paramparça. Bir beşik, önümüzdeki! Beşik. Dünyanın en çok şey anlatan beşiği. Sağlam kalmış. Beyaz boyalı.

Büyük kız -büyük dediğime bakmayın, o da küçücük; ne yazık ki olan biteni bütünüyle idrak edebilecek kadar büyük- gözlerini bizden kaçırmasa daha net anlayabileceğiz belki; tahmin edebilsek dahi ondan öğrenmek iyi olurdu: Niye duramıyorsun yerinde, küçük kız? Nereye koşmak istiyorsun birden fırlayıp?

Nereye koşacak?