Ey Syriza, ayaklar baş mı olsun!

Dünyanın neresinde uluslararası kapitalizm çarkına çomak sokmaya kalkışan birileri iktidara gelse aynı çevrelerden aynı sesler yükseliyor: Ama bu böyle olmaz! Çünkü hayatın gerçekleri var ve bu istenen, yapılmaya çalışılan, hayatın gerçeklerine aykırı!

Yunanistan halkının referandumda açık farkla “hayır” demesi, yerleşik düzenin sahip ve egemenlerinden önce, yine!, mâlûm iki grup insanı ayağa kaldırdı: liberaller ve ekonomistler. Bu iki grubun itirazına ve öfkelenmesine yolaçan gerekçeler, nesnel, bilimsel kılıklı ifadelerden açık nefret ve aşağılamaya uzanabiliyor: Yunanistan, aldığı paraları verimli yatırımlar için kullanmadı, kendi kendini batırdı. Başkalarının parasını yedi, şimdi borcunu ödemiyor. Bu “hayır” ile daha beter olacaklar. Zaten Yunanlılar tembel. Vs...

Sadece “ekonomi” denen çarkın icapları, mekanizmaları, günümüzde bu çarkı döndürenlerin ihtiyaçları, çıkarları açısından bakıldığında bu lafların en azından bir kısmı doğrudur muhtemelen. Fakat neden illâ bu açıdan bakmak zorundayız? Dünyanın vaziyetinden, giderek korkunç ötesi boyutlara ulaşan gelir dağılımı eşitsizliğinden, birileri açlıktan ölürken birileri için sürekli yeni akıllı cihazlar yapılmasından, birilerinin suyu yokken birilerinin yılda sadece bilmemkaç şişe üretilen özel bilmemne şaraplarını yudumlamasından çok mu memnunuz da mevcut çarkı döndürmenin insanlar olarak tek şansımız, bulabildiğimiz tek doğru yol olduğuna inanmamız gerekiyor?

Liberallerin ve ekonomistlerin, daha iyi dönerse, daha güzel işlerse sorunlarımıza çare olacağını ileri sürdükleri çark, oysa, bizzat bu durumun yaratıcısıdır. Kapitalizmin sermaye yoğunlaşması, tekelleşme ve dolayısıyla toplumsal hayatın her alanına yayılacak bir tahakküm mekanizması yaratmaması mümkün değildir. Kapitalizm temel insan ihtiyaçlarına göre işleyen bir sistem dahi değildir. Kâr, meşru bir toplumsal amaç olarak tanımlandığı andan itibaren ortada, eşit elemanlardan oluştuğu varsayılacak bir toplum falan kalmaz. İhtiyaçları tanımlayan birileri vardır. Liberal ekonomistler, silahlanma harcamalarının küçücük bir yüzdesinden feragat edilerek çözülebilecek ağır insanlık sorunlarının niye çözülemediğini merak etmezler; bu sorunun cevabının neredeyse tapındıkları ekonomi çarkıyla ilişkisini görmezden gelirler. Çünkü hiçbiri, neden insanların büyük çoğunluğunun “ayak”, ayrıcalıklı bir azınlığının “baş” olmaya doğuştan hak kazandığını izah edemez.

İzah edemezler, fakat bunun zaten böyle olduğunu kabullenmemizi isterler. Niye? Cevap, gelmiş geçmiş bütün sağ düşüncenin indirgenebileceği cümlede: Çünkü insanlar eşit değildir. (Gelmiş geçmiş bütün sağ düşünceye haksızlık etmemek adına, onun bu ilk ana ilkeden türeyen aslî kabulünü de anmalıyım, ancak konudan sapmamak için sadece anıp geçeyim: Sağcılar, insanın doğuştan sahip olduğunu ileri sürdükleri, din, milliyet, hattâ sosyal statü, sınıf gibi özellikleri veri alır, belirleyici sayar. Solculuk, insanı kendi seçimi olan özellikleriyle muhatap alır, bu yüzden bireyi tanımlarken dinini, milliyetini eksene oturtmaz. Çünkü insanın değişebileceğini, dolayısıyla değiştirebileceğini varsayar. Bu engin mevzuyu hemen şimdi kesmezsem batarız!)

Dünyanın neresinde uluslararası kapitalizm çarkına çomak sokmaya kalkışan birileri iktidara gelse aynı çevrelerden aynı sesler yükseliyor: Ama bu böyle olmaz! Çünkü hayatın gerçekleri var ve bu istenen, yapılmaya çalışılan, hayatın gerçeklerine aykırı!

Hayatın gerçeği, eşitsizliği baştan varsayan, hattâ kutsayan, sürmesini bu eşitsizliğin devamına borçlu olan bir sistemde yaşadığımızdır. Bu, üstelik, ikiyüzlülüğüyle pek acımasız bir sistemdir. Eşitsizlik “veri”sini kafamıza öyle bir yerleştirir ki, başkalarını alt edip üste çıkmak, gözümüze insanca bir hayat için tek çare görünür ve bu niteliğiyle muazzam cezbedeci bir hedef haline gelir. Böylece eşitsizliğin gönüllü yeniden üreticilerinden biri oluveririz. Öte yandan, aynı olgu, bir büyük çaresizliği kabullenmemiz anlamına gelir: eşitsizlikten kurtuluş olmadığını hazmedemezsek, “mücadele” kararlılığımız azalır, “mücadele” için gereken donanımımız zayıflar, bu sistem içindeki hayat “mücadele”sinde başarısızlığa mahkum oluruz.

Evet, hayat, böyle bir sistem içerisinde ancak bir “mücadele” olarak algılanabilir. Tıpkı doğadaki gibi. Hayvanlar nasıl, bunun için hiç de özel bir bilince ihtiyaç duymadan, sürekli bir var kalma mücadelesi verirlerse, insana da tıpkısı uygun görülmüştür. Bu mücadeleden kısmen azade olanlar sadece ayrıcalıklılar, egemenler, güç sahipleridir. Paraya ve silaha hükmedenlerdir. Ancak onlar da kendi aralarında mücadele eder, birbirlerinin avlarını kapmaya, mağaralarını ele geçirmeye çabalarlar.

En basit kavranışıyla sağcılık, doğadan başlayıp bizim hayatımıza uzanan bir kurallar silsilesinin değişmezliği üzerine kuruludur. Veriler vardır, bunlara göre davranılır. Doğuştan, her yaratığın varolma, yaşama koşulları bellidir. Sağcılık, içinde yaşadığımız uluslararası sistemi bir tür “doğamız” saymamızı talep eder.

Tartışmaya bile gerek yok ki, uluslararası kapitalizm, doğa falan değildir. Hattâ insanca yaşama ortamı bile değildir. Ayrıcalıklıların dezavantajlı olanları insandan dahi saymamaya meylettiği, feci bir ortamdır. (Olağan kapitalist mantık, artık ekonomik alanda değer üretemeyeceği varsayılan emeklilerin, yaşlıların imhasına er ya da geç cevaz verecektir. Elbette emekçilerin yaşlılarından sözediyoruz!)

Bugün ekonomi çarkının başında dünya çapında tekelleşmiş malî sermaye var. İnsanlığın hayat standardını yükseltmeye katkıda bulunacak üretim anlamında üretkenliği her geçen gün düşüyor, çoğu sanal malî operasyonlarla “çalışıyor” ve kâr üretiyor. Olduğu kadarıyla üretkenliği de asla bilinçli olarak dünyadaki eşitsizliği, yoksulluğu, susuzluğu, hastalıkları, açlığı giderme yolunda kullanılmıyor ve kullanılmayacak. Uluslararasılaştığı için her an birtakım ülkelerin malî döngüsüne istediği gibi girip çıkarak ülkeleri batırabilir veya hükümetleri istediği kararları almaya zorlayabilir. Farklı kolları bunları farklı ülkeler için farklı yönlerde yapabilir. (“Ekonomi” soyut laf; “malî sermaye” de, “tekel” de öyle. Halbuki somut birtakım insanlardan bahsediyoruz. Meselâ bir grubu George W. Bush zamanında resmen bizzat Amerikan hükümeti olmuşlardı.)

Girilmesi gereken pek çok ayrıntı, ayrıntılara dalarsak gazete yazısında içinden çıkamayacağımız pek çok derin mesele var. Bu yüzden, olabilecek en temel ve basit çerçeveyle kendimizi sınırlayalım. “Şimdi görecekler günlerini!” kötücüllüğüyle, sanki Atina'ya borç veren bankanın açgözlü hissedarıymış gibi hırsla, kinle, öfkeyle bize vaaz verenlerden şu safiyane sorulara cevap rica ediyoruz:

Günümüzün egemen uluslararası ekonomik düzenine itiraz asla ve kat'a mümkün değil midir? Bu mudur insanlığın şu an için ulaşabildiği, ulaşabileceği? Yani onların sözünden çıkarsak bizi fena mı yaparlar, bu yüzden asgarî ücretleri, emekli maaşlarını hiçbir zaman yükseltemez miyiz? Bu yüzden, bedelsiz sağlık ve eğitim isteyemez miyiz? Bu yüzden, kamu ulaşımının ücretsiz olmasını talep edemez miyiz? Bu yüzden, devlet diye bir zebella olacaksa, bunun esas dezavantajlı çoğunluğun çıkarına...

Tamam. Kabul ediyorum. Bu kadarı fazla. Mazallah, insanların fırsat-imkân eşitliğini varsayan solcu ütopyalarına varacak lafın sonu.

Esas soru da burada ama: Bunlar niye hayatın gerçekleri değil de ütopya oluyor? “Hayat”ın nasıl tanımlanacağına bankerler karar verdiği, birileri de böyle bir hayatı insanlığın mümkün yegâne varoluş ortamı sandığı için olmasın?