Hitler meselesi

Biz Hitler'e hayranlık duymayan birileri tarafından hiç yönetilmedik. Ve şimdi bu bakımdan en vahim aşamada bulunuyoruz.

Gaf değildi. Dil sürçmesi değildi. Her cinsten Türk sağcısının her türden diktatörce yönetime gizli veya açık hayranlığı “millî değer”imizdir. Suda batmayı önlemeyen sahte canyeleği atelyesinde Suriyeli çocuk işçi çalıştırmak gibi falan.

Hitler hayranlığının şüphesiz şu andaki Türk-İslâmcı iktidarın dünya görüşüyle sınırlı olmayan, başka bir zemini daha var: Stratejicilik, jeopolitikçilik, millî güççülük. Yani bir ülkenin ahalisinden coğrafyasına, yaşayan insanlarınca üretilen maddî-manevî her ürününden her türlü tarihî mirasına her şeyini ama her şeyini, tek elden, yani devlet tarafından kullanılabilir “güç” olarak gören bakış tarzı. Bu güçle, işte, etkinlik sağlanacak, hegemonya kurulacak, birileri baskı altına alınacak vs. Böyle bir toplu gücü tek elden yönetebilmek için de bu maksada uygun bir siyasî-toplumsal düzen kurulacak.

Böyle düşünenler için Hitler, âdetâ bir rüyayı gerçekleştirmiş, büyük bir liderdir.

Bazılarınızın bildiği üzre, şu anda Türkiye’nin dış politikasına yön veren meşhur “stratejik derinlik” doktrininin ana kaynağı olan metin (Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabı) üzerine bir eleştirel kitap yazdım. (Şu: http://www.iletisim.com.tr/kitap/pan-isl%C3%A2mcinin-macera-kilavuzu/9013#.Vo0JIvH78pU. ) Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu adlı kitabımda doktrin sahibi Ahmet Davutoğlu’nun sahiden ne demek istediğini, dediklerinde bir tutarlılık, bütünlük, iç mantık olup olmadığını ve bunların hakikatle ilişkisini değerlendirmeye çabaladım. (Karşımızdaki manzaranın bir facia olduğunu çıtlatayım.)

Bu işi yaparken dikkatimi çeken hususlardan biri, Davutoğlu’nun Hitler’den bahsediş tarzıydı. Tayyip Erdoğan’ın ideal bir devlet sistemi olarak “Hitler Almanyası”ndan sözedişini yerli yerine oturtmak ve tarihe kayıt düşmek amacıyla burada bunları azıcık aktarmak istiyorum. (İnkârlar, çevir kazı yanmasınlar umurumda değil, hakiki hissiyat ve fikriyatları mâlûmumuzdur.)

Öncelikle, hemen bütün sağcıların “millet” kavramını “devlet” ile özdeşleştirerek kullandığını hatırlatayım. Meselâ Davutoğlu şöyle diyor:

"Milletlerin siyasî tercihleri, uluslararası stratejileri ve ilişki türleri ile tarihî tecrübe birikimleri ve bu birikimi şekillendiren dünya görüşleri arasında doğrudan bir belirleyicilik ilişkisi vardır" (s.372).

Stratejik Derinlik’ten alınma bu cümle, Hitler'in Kavgam’ından alıntılanmış da olabilirdi; yaklaşım aynıdır. Farklı toplumsal sınıflardan, çıkar gruplarından meydana gelen bir topluluk olan “millet”in “siyasî tercihi”nden sözettiğinizde, ülkede herkesi kapsayan -bazılarını da mecburen! kapsayan- bir tek siyasî tercih olacağını söylemiş olursunuz.

Peki bu nasıl olabilir? Birileri başa geçer, “millet”, adına bir siyasî tercih belirler, buna itirazı önler, itiraz edeni yok eder, vs... Yani “millet” derken, daha baştan, devleti kastediyorsunuzdur; bu da devlete hakim tek “siyasî tercih” anlamına gelir.

Davutoğlu bu özdeşleştirme, tekvücutlaştırma işlemini öyle boyutlara vardırıyor ki, Yahudileri kitle halinde katleden Hitler ile Varşova Getosu’nda soykırım anıtı önünde diz çöken Willy Brandt aynı Alman milletinin unsurları olarak, aynı çizgi üzerinde yeralan noktalar haline geliyorlar. Sağcının “millet” tarifi, aykırılık, farklılık kaldırmaz! Erdoğan veya başka AKP önderlerinin “millet” derken hep böyle, farklı unsur barındırmayan, türdeş bir kütleyi kasdettiğini biliyoruz. Bu tarifle Hitler arasında kayda değer mesafe yoktu zaten.

Böyle bir “millet” tarifine uygun tarih kavrayışı da şöyle oluyor:

"Meselâ Alman stratejik zihniyeti, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu'nun, kökenleri 9. yüzyıla kadar giden tarihî serüveni ile modern ulus-devletin felsefî temellerinin, tarihî gerçeklik alanıyla buluşarak ideolojik bir altyapı kazandığı 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarihî bilincin eseridir. Bu bilinç Ortaçağ feodal-dinî birikimi ile modern seküler-ideolojik birikimin unsurlarını birlikte barındırır. Hegel'in Alman bilincinin tarihî kökenlerini ortaya koyduğu tarih yorumu ile Hitler'in III. Reich kavramı arasındaki paralellik böylesi bir stratejik zihniyet sürekliliğinin ürünüdür" (Stratejik Derinlik, s.29).

Buradaki bir dizi saçmalığı şu anda ele alamayacağız haliyle. Konumuz açısından önem taşıyan, “süreklilik” kavramı. Anahtar kavramlardan bu. Çünkü sadece Hitler’e anlı şanlı bir “doğal” zemin kazandırmakla kalmıyor, 21. yüzyıl Türkiye'sine Osmanlı kaftanı giydirmek için de gerekli. Davutoğlu’nun “demir yumruk”tan, “yoğurulmaya hazır hamur”dan, “küresel güç” ve “yenilmez armada”dan bahsederkenki şevkine bakın:

“Almanların Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu içindeki dağınıklığı Şarlman'dan 18. yüzyıla kadar tarih ve coğrafya unsurlarından kaynaklanan büyük bir zaaf idi. Aynı tarih ve coğrafya verileri II. Frederik'in elinde yoğrulmaya hazır bir hamur, Bismark'ın demir yumruğu altında sütunları yükselmiş bir bina, II. Wilhelm'in elinde küresel bir güç haline dönüştü. Bu birikimden yenilmez bir armada çıkaran Hitler aynı coğrafya ve tarih unsurlarını kötü kullandığı için büyük bir yıkımın önünü de açmış oldu” (s.36).

Hitler’in kusuru da buymuş işte: Elindekini kötü kullanmış! Ama “Alman birikimi”nden “yenilmez armada” çıkarmış oluşunu her vesileyle hatırlayalım.

Şimdi buna müsaadenizle, vahametin Davutoğlu, Erdoğan veya AKP önderliğiyle de sınırlı olmadığı gerçeğini ekleyeyim.

Yıllar önce, Devletin Kavram ve Kapsamı adlı bir Genelkurmay yayınını incelemiştim (Birikim, sayı 93-94, Ocak-Şubat 1999). “Çekirdek” devletin kendi teorisini yaptığı bu metinde devletin elindeki “güç”ler ayrıntılı olarak ele alınıyor, “millet” de bunlardan biri olarak sayılıyordu. Bütün topluma tek elden kumanda etmeyi öngören totaliter bakış nezdinde şüphesiz Hitler kıymetli bir figürdü. Metni hazırlayanlar sempati ve hayranlıklarını şöyle belirtmişlerdi: “Hitler’in Almanya’yı ve Almanlığı çok sevdiği ve bunları, onları dünyada en üstün ve egemen kılmak amacıyla yaptığı bir gerçektir. Ancak kısa sayılacak bir sürede elde ettiği başarılar sürmemiş ve sonunda Almanya felâket içinde yıkılmış ve fiilen beş parçaya bölünmüştür” (s.117).

Velhâsıl biz Hitler’e hayranlık duymayan birileri tarafından hiç yönetilmedik. Ve şimdi bu bakımdan en vahim aşamada bulunuyoruz. Çünkü hem başka mevzularda birbirlerinden hiç haz etmeyenler tepede Hitler hayranları koalisyonu olarak biraraya geldi hem de bu koalisyonun iki ayağının da ciddî kitle desteği var.

* * *

5 Ocak günü, irili ufaklı birçok felaketin arasında iki olay özellikle öne çıktı. Demokratik Bölgeler Partisi Parti Meclisi üyesi Sêvê Demir, Özgür Kadın Kongresi (KJA: Kongra Jınên Azad) üyesi Fatma Uyar ve Silopi Halk Meclisi Eşbaşkanı Pakize Nayir, belli ki göz göre göre katledildiler. Cenazelerini teşhise giden insanların anlattıkları korkunç. Yaralıyken tedaviye götürülmek yerine katledilmiş olmaları ihtimali güçlü. Bu, meşru bir devletin devletlikten çıktığı, güvenlik kuvvetleri içinden birilerinin katil çetesi gibi davrandığı, sayısı hızla artan olaylardan biri.

İkinci vahim olay, DİHA Muhabiri Nedim Oruç’un geçici olarak ortadan kaybolması, kamuoyu baskısı ve yoğun çabalar sonucu gözaltında olduğunun Silopi polisince kabul edilmesiydi. Muhtemelen ikinci bir Metin Göktepe vakası son anda önlendi. Oruç’un işkence gördüğü de söyleniyor. Yine devletin meşruiyet kaybına uğradığı bir başka olay. Tükenmeyecek sanıyorlar, ama tükeniyor.

Bu yoldan nereye varılacak? Hepimizin kahrolması bir yana, sahiden, nereye varılacak? İktidar sahiplerini gözü kapalı destekleyen, oyun oynanıyor sanan şuursuz zevat bütün bu gaddarlıklar zincirinin ucunda neyin takılı olduğunu sanıyor? Kendi elini acıtmayacak, canını yakmayacak, hayatını karartmayacak bir süs eşyasının mı?