IŞİD-DAİŞ'e Batı'dan niye katılıyorlar?

IŞİD-DAİŞ, sahici ve derin bir hattâ birkaç meselenin, "vahşeti yöneterek" sağlayacakları egemenlik peşindeki karanlık ruhlu insanlar tarafından sömürülmesi. IŞİD-DAİŞ'e anlayış göstermek, alan açmak nasıl imkânsızsa, meseleyi görmezden gelmek de o kadar beyhûde.

Açıkçası, ikinci bir saygı duruşu ıslıklama hadisesi karşısında diyecek söz bulamıyorum. Alanya'daki dükkân yağmasında, [http://goo.gl/bXDFj5 ] dışarı dizilmiş, rezilliği seyreden jandarmanın linççilerden birini “bir dakika kardeşim, lütfen” tarzında şefkatle tutuşu karşısında diyecek söz bulamıyorum. Keskin nişancının Nusaybin'de evinin kapısında duran kadını tak diye vurması, bu tür cinayetler özel bir mermiyle işlendiği için otopside genellikle cinayet silahına dair kesinlik elde edilemeyişi, yani devletin yakalanmadan cinayet işlemek üzere teknik tedbirler almış olması karşısında da, kezâ, söz bulamıyorum. İdil'deki Özel Tim mensuplarının havaya ateş açmalı, tekbirli savaş dansına dair de, ne diyeyim, bilemiyorum.

Acaba şöyle desem olur mu:

Bi heviya aşiti ki bi rumet ü mayinde (onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla).

X dilinden alıntı yapabiliyorum, gördüğünüz gibi.

Başka dillerden de yapabilirim belki.

Paris'in St. Denis semtindekilerin argosuna ne dersiniz? Afrikalılarınkiyle Güneydoğu Asyalılarınki mutlaka farklıdır. Araplarınki farklı. “Arasıra ineriz Paris'e,” diyor oranın gençleri [ http://goo.gl/n4UgLh ]. Fransızların arasında başka birileri yaşıyor.

1996 1 Mayıs’ını hatırlıyorum haliyle. “Lalelere vuran kız” deyince siz de hatırlayacaksınız. Medyaya büyük dert olmuştu. O bankaların camları niye kırıldı, çiçeklere niye vurdu o genç kız, ay valla, Allah sizi inandırsın, şok olmuştuk, dumur olmuştuk felan! İnsanlar henüz miting için toplanırken polisin iki kişiyi (Dursun Odabaş ve Hasan Albayrak) öldürmüş oluşu, gençlerin bu yüzden galeyana gelmiş oluşu, haberlerin aslî unsuru bile değildi. O günün sonunda öldürülen üçüncü bir insan da (Yalçın Levent) pek gözde bir unsur olamamıştı haberlerde. Çünkü medya “varoş gençliği”ni keşfetmişti. Varoşlara akın ettiler.

Çoğu musibetin hayırlı sonuçları da oluyor. Böylelikle meselâ, “İstanbul”da doğup büyümüş, on altı (16) yaşına gelmiş, fakat henüz sinemaya gitmemiş genç kızların varlığından haberdar olunmuştu. “Topkapı'dan bu yana” bilemedin birkaç defa geçmiş delikanlılar vardı. Denizi hiç görmemiş ortaokul öğrencileri vardı.

Varoşlara bakıldı, görülen manzara hoşa gitmedi, sırtlar dönüldü, hayat devam etti. O varoşta her ne hissiyat pişiyor, yeniyor, sindiriliyorsa öyle kaldı, kaynayarak, taşarak...

St. Denis'de de böyle oluyor muhtemelen.

IŞİD-DAİŞ kimilerimiz için sadece muhalefet kozu, kimimiz için askerî-stratejik bir sorun, kimimize şu kimimize bu. Ortada çok daha derin ve vahim bir mesele var ve Türkiye, sadece kapışma ve hegemonya alanına dönmüş yerleşik kültürel ortamı, düşünceye ve tartışmaya bütünüyle elverişsiz, medeniyetsiz toplumsal ortamı yüzünden bu meseleyi ele alabilmekten dahi aciz. “Dünya” da, bir ayrıcalıklı azınlığın çıkarına göre döndüğünden, meseleyi çözebilmekten uzak.

IŞİD-DAİŞ, sahici ve derin bir hattâ birkaç meselenin, “vahşeti yöneterek” sağlayacakları egemenlik peşindeki karanlık ruhlu insanlar tarafından sömürülmesi. IŞİD-DAİŞ'e anlayış göstermek, alan açmak nasıl imkânsızsa, meseleyi görmezden gelmek de o kadar beyhûde.

Temeldeki meseleler görmezden gelindiğinde varılan sonuç, hasta toplumlardır. “Güvenlik” kuvvetlerinin, taradığı evlerin duvarına “Kızlar geldik, ininize girdik” yazabildikleri ve bunu mesele etmeyen bir toplum hastadır. Saygı duruşu ıslıklayan toplum hastadır. Yüzyıllık hastalık...

Günlerdir, özellikle Batı'dan IŞİD-DAİŞ'e katılanlar veya sempati duyanlarla ilgili ne bulursam okumaya anlamaya çalışıyorum. Elbette kendini bütün insanlardan sorumlu gören ve “insan” sıfatını sahiden hak eden birileri bu mevzularla uğraşıyor, eksik olmasınlar. Üstüne “From Paris with love” yazılı bombaları Rakka'ya havadan sallayınca çözülmeyecek bir sorunun çözümüne faydalı veri peşinde koşuyorlar nefesleri yettiğince. (Haydi onları da yuhalayalım! Çökmekte olan Batı medeniyetinin ajanları mı biz eşref-i mahlûkatın dinini anlayacak!)

IŞİD-DAİŞ'in kurucularını, liderlerini, halen örgütü yönetenleri bir yana bırakıp, onların açtığı kanlı yoldan yürüyenlere çevirelim bakışlarımızı. Dikkatimi çeken birkaç ayrıntıyı aktaracağım.

Araştırmacıları şaşırtan bulguların başında, IŞİD-DAİŞ'e katılanların din bilgisinin yüzeyselliği, yetersizliği, yer yer yokluğu geliyor. İngiltere'den bir “cihatçı”nın üzerinde Amazon'un yayımladığı “Yeni Başlayanlar İçin İslâm” kitabı bulunmuş meselâ! Oysa on-yirmi sene önce, dünyanın çeşitli yerlerinden Afganistan'a, Çeçenistan'a, Bosna'ya akan cihatçıların ortak özelliği, sıkı dinî eğitimden geçmiş olmalarıydı. Her neredelerse orada “yetişmiş”, kendilerini adamış, bilinçli bir şekilde din için savaşa koşmuşlardı. Şimdikilerde “dinî etken”in ille de en ön sırada yeralmadığını söyleyen pek çok araştırmacı var. IŞİD-DAİŞ'e yönelen gençlerin azımsanmayacak kısmının İslâm'a dair yorumlarının Selefîliğe yakın olmadığı da ilginç tesbitler arasında.

Stratejik Diyalog Enstitüsü adlı bir kuruluşun “aşırılık”la uğraşan araştırmacılarından biri, IŞİD-DAİŞ'in Batı'dan eleman devşirmesinde rol oynayan etkenleri şöyle sıralıyor: Macera tutkusu, eylemlilik isteği, romantiklik, güç-iktidar tutkusu, gruba aidiyet duygusu, duygusal tatmin. Bunların hepsinin, bu gençlerin kendilerini bir tür “ana akım” veya “merkez”in dışında bırakılmış saymalarına eşlik ettiğini baştan hesaba katmalıyız.

Araştırmacılar, örgüte katılanların büyük çoğunluğunun bir “arkadaş grubu” veya “çevre” olarak hareket ettiklerine işaret ediyor, gençlerin çoğunun anababalarına rağmen bu işi yaptığına dikkat çekiyor.

Irak'ta, esir alınan “cihatçı”larla tek tek görüşen, veriler derleyen Amerikan ordusu görevlisi, (savaşçıların yüzde sekseni için geçerli olduğunu ileri sürdüğü) şöyle bir ortalama tipoloji çiziyor: Yaş ortalaması 27, evli, genellikle iki çocuklu, altıncı-sekizinci sınıfa kadar okumuş.

Özellikle Irak için, IŞİD-DAİŞ hakkında çoğu zaman boş konuştuğumuzu izninizle belirtmek istiyorum. Çünkü tipik Türkiyeli muhalif, IŞİD'çiler her şeyi din adına, din uğruna yapan gözü dönmüş canilerden başka bir şey olmasın, böylece bu mevzu buradaki siyasî mücadelede işe yarasın istiyor. Fakat bu arada birtakım insanlar bu örgütün askerî-operasyonel başarılarının neye dayandığını araştırıyor ve bir vakitler dünyanın dördüncü (4.) büyük ordusu olan Saddam ordusunun subaylarının bu işleri yönettiğini tesbit ediyor (kibarlık olsun diye böyle diyorum, aslında başından beri biliniyor), ama bu, IŞİD tartışmalarına hiçbir yerinden katılan bir unsur olamıyor. (Bu subayların bazılarının belki doğru dürüst dindar bile olmayabileceği dahi söyleniyor.) Irak'ın birçok yerinde (diyelim Musul gibi gelişmiş, koskocaman bir şehirde), Sünnî ahalinin, kendilerine kalsa asla IŞİD'inki gibi bir düzen kurup öyle yaşamayı tercih etmeyecekleri halde niye bu zorbaların hakimiyetine razı olduklarını anlamak, IŞİD'le mücadele etmek isteyen herkesin aslî meselesi değil midir? Tıpkı Batı'da yaşayan Müslüman gençlerin niye ölmeye öldürmeye koştuğunu anlamak gibi?

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin Zerevani (altın) birliklerinin komutanı General Aziz Veysi, Lydia Wilson'a, cephedeki bir IŞİD savaşçısı ile komuta merkezleri arasında geçen bir telsiz konuşmasını aktarmış. Ölü bir IŞİD'çinin üzerindeki telsizden dinlemişler. Cephedeki adam, “Etrafımız sarıldı, kardeşim yanımda, öldü, bize yardım edin ki, en azından kardeşimin cenazesini buradan çıkaralım,” diyormuş; karşıdaki, komutanı da, “Daha ne istiyorsun? Kardeşin cennette, sen de gitmek üzeresin!” diye cevap veriyormuş. General Veysi, “Cephedekinin duymak istediği cevap bu değildi,” diye eklemiş. Generalin aktardığına göre, şöyle demiş çaresiz savaşçı: “Lütfen gelip beni kurtarın, o cenneti istemiyorum ben!”

IŞİD-DAİŞ olgusunun bireylerin kişisel âlemlerine uzantıları hakkında daha fazla araştırma ve tartışma şart. Bunlar hepimizi yakından ilgilendiriyor.

 

Bi heviya aşiti ki bi rumet ü mayinde (onurlu ve kalıcı bir barış umuduyla).

 

* * *

DÜZELTME VE ÖZÜR

17 Kasım Salı günkü yazımda bir yanlış yaptım. Fransız internet gazetesi Mediapart adına Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi'nden (CNRS) Pierre-Jean Luizard ile görüşen gazetecinin adıyla Luizard'ı karıştırdım. Böylece IŞİD Tuzağı. İslam Devleti ya da Tarihin Dönüşü kitabının yazarı da, söyleşiyi yapan Joseph Confavreux'ymüş gibi oldu! Gece fark edince blog'ta bir düzeltme ve özür notu yayımladım, ama burada da bu düzeltmeyi tekrarlayayım. (O önemli söyleşiyi de Medyascope'tan okumanızı tavsiye ederim; şurada:  http://goo.gl/PMA15Y.)