İzin verme Diyarbakır, artık vuramasınlar sana

Acıyla eğitilmiş insanlar var. Acılarını ve bildiklerini gürültüsüz bir gururla karşınıza koyan. "Bıktık" demeyi kendilerine yediremeyen insanlar. Gönül rahatlığıyla sevinmelerine, gündelik kavgalarla, saçmasapan mevzularla oyalanmalarına izin verilmeyen insanlar. Çok çektin Diyarbakır.

İnsan kulübedeyse farklı, saraydaysa farklı düşünür. Marx'ın şahane laflarından biri. (Köşeyazarınız olarak uyarıyorum: Daha çook duyacaksınız bu lafı.) Sarayın bizim mâlûm sarayla ilgisi yok. Dünyada o sarayla, Erdoğan'la, AKP ile, Ankara ile ilgisi olmayan laflar, mevzular da var. Eminim bu çok şaşırtıcı gerçekle karşılaşmaya hiç hazır değildiniz; fakat doğru: böyle şeyler var!

Kulübede farklı, sarayda farklı düşünmeyi, ister topluma yayılmış sınıfsal ayrımları, sorunları anlamada, tarif etmede kullanın, ister daha alçakgönüllü çerçevelerde, zeminlerde elfeneri olarak; kesinlikle işe yarar. Bundan ille toplumsal statü farkı anlamamız gerekmiyor: ne kadar ortam, o kadar şart şurt; ne kadar etraf, o kadar etki; ne kadar etki, o kadar duygu... Bu sözü aklınızdan çıkarmazsanız, lüzumsuz telaşlara düşmekten, cevaplayamadığınız soruların girdabına kapılmaktan hiç değilse bazen kendinizi sakınabilirsiniz.

Bir aşamada kurt adama dönüşeceğini ilk gözüktüğü sahneden belli eden politika gediklisinin, henüz sayılmış, üstüste yığılmış oy pusulalarının kat yerleri kaybolmadan neden ortaya fırladığına kafayı takmıştınız.

Niye çağırdı onu? Ne konuştular? Ne tezgahlıyorlar? Bu ikiliden hayır çıkmaz; ne olmaktadır?

Cevap bulamadıkça içiniz sıkılıyor, ağız dolusu hakaretler eden bir adamın böğürtüsü kulaklarınızda yankılanıyor ve sıkıntınızı ikiye katlıyor, sinir bozucu bir sesle “tıvitır mıvitır tıvitır mıvitır” diye yerinde zıplamaya başlayan laptop'unuz kapağını birden kapatarak parmaklarınızı sıkıştırıyor, o esnada katlanılmaz raddeye ulaşmış iç sıkıntınız yüzünden acınızı dahi hissedemiyordunuz.

Oysa şu anda kurt adam da böğüren şahıs da ne kadar uzakta. Mardin tarafına doğru bakın bir koşu; göremeyeceksiniz. Elazığ yoluna uzanın, askeriyeden bir gece görüş dürbünü ödünç alıp ileriyi kolaçan edin; bulamayacaksınız.

İçindeki exorcist'i zaptedebildiği için takdir gören, yetiştirdiği linççi kalabalıkları her dakika birilerinin üstüne salmadığı için tebriklere boğulan bir şahıs, ne kadar yakın, ne kadar saçma bir engeldi hayatınızda.

Nerede şimdi?

Çok uzakta. Kokusu duyulmuyor, rengi seçilmiyor.

Hiçbirinin kravatlarının rengi seçilmiyor. Lacileri, grileri, ekoseleri görünmüyor. Sesleri duyulmuyor. Çok uzaktalar. Kim kiminle niye biraraya gelemiyormuş? İşitilmiyor. Kim neyi yok sayıyormuş? Anlaşılmıyor.

Tarihi katliamlarla, cinayetlerle, kirli işlerinde devlete yardımla dolu partinin lideri, başka bir partiye oy veren altı milyon küsur insanı yok saymıştı en son. Büyük meseleydi.

Bir şey söylemiş gibi görünüyordu, ona bir şey söyledi muamelesi yapmışlardı. Büyük engeldi. Nasıl aşılacaktı?

Buradan niyeyse alçak bir duvar gibi görünüyor. Yok saymak güzel. Uzaklaşanlar, rengi silikleşenler, evvela ince bir sisin ardında kişilik yitiren, sonra görünmez bir perdenin ardında kaybolanlar, biteviye, manasız tınılara dönüşüp anlaşılmaz olan, çizgileşen ve uçuşup dağılan sesler, niye taşıdığınızı bilmediğiniz fuzulî yükler gibi, siz hamle edemeden, kendiliğinden kayıp gidiveriyorlar meçhule.

Burada başka yükler var.

Bombanın beşinci kurbanı var. Çapraz ateşle öldürülmüş bir, onun intikamı alınsın diye canından edilmiş üç kişi var. Taziye evleri var. Çocuklarıyla öylece kalakalmış yoksul kadınlar var. Elleriyle elleri kavrayarak, paylaşmak isteyenlere acılarından, üzüntülerinden birer minik tutam dağıtan kederli adamlar var. Yaşlılar, Uzi'lerin, Kaleş'lerin dünyasından haksızca gönderilenlerin başka bir diyarda, emin ellerde olduğunu öfkeli kalabalıklara mütemadiyen hatırlatmak ister gibi, yatıştırıcı konuşuyor, yatıştırıcı bakıyorlar; sükûnet için kaşlarıyla gözleriyle yakaran yaşlılar var. Kararlı, soğukkanlı, ne yaptığını bilen, kötülük arzusuyla kendinden geçmiş, acımasız beş adamın tekmelerle perişan ettiği muhabir genç kadının ameliyatı var. Korkmuş kız çocuğu var. Düşüncelere dalmış insanlar var. Endişelerin terlettiği insanlar var.

Batıdan, Kobanê'den, doğudan, Cizire'den Tel Ebyad'a ilerleyen YPG/YPJ var. DAİŞ şu siyah daireler, Burkan El Fırat'la YPG/J de şu minik sarı noktalardı orada; burada telaş olarak, endişe olarak, evlat acısı olarak, heyecan olarak, müjde beklentisi olarak, göğsünüzü sıkıştırıyor, sırtınıza biniyor, soluğunuzu tıkıyorlar. Her gün güneyden gelen cenazeler var. Genç insanların cenazeleri. Girê Spî etrafındaki çember kapandığında Türkiye sınırına sıkışacak DAİŞ'çiler, kâbusunuzdaki örümceğin, akrebin yerini alıveriyorlar. (Siz bu yazıyı okurken bütün bunlar oldu belki de.)

Acıyla eğitilmiş insanlar var. Acılarını ve bildiklerini gürültüsüz bir gururla karşınıza koyan. “Bıktık” demeyi kendilerine yediremeyen insanlar. Gönül rahatlığıyla sevinmelerine, basit, gündelik kavgalarla, saçmasapan mevzularla oyalanmalarına, yaşantılarının tekdüzeliğinden sıkılmalarına izin verilmeyen insanlar. Sanki her an evlat, eş, ana, baba, dost, arkadaş, sevgili kaybetmeye hazır yaşamak zorunda olanlar. “İstikbal” dediklerinde müstakbel kayıpları da kastedenler.

“Şu şununla şöyle yaparsa böyle olur” Ankara'sına, çıkarların, hesapların Ankara'sına, kırgınlıkla, sessizleştikçe, derinlere itildikçe keskinleşen, her şeye rengini ve tadını veren bir ana madde mertebesine yükselen o sitemle bakanlar var. Ankara'ya bakarken uzaklara, Tel Ebyad'a bakarken pek yakına bakanlar... onlar var.

Taziye evlerinden az ötede, yaklaşan tehlikeyi bıkmışlıkla, usanmışlıkla, eteğinin ucunun tozlanmasına dahi tahammül edilmeyen bir haklılıkla, kaçınılmazsa kaçmayız soluklarıyla, ne felaketler gördük bakışlarıyla bekleyenler var.

Kravatlı ceketli kompleksler, önyargılar; paralar dökülerek ulaşılan dokunulmaz emireri makamları çok uzak. Böğürenler uzak. Çakallar uzak. Saray uzak. Çay bahçesi yakın; çimenlerin üzerinde minderler.

Bir kutlu haber, gece azıcık insaf ederek geri çekilen sıcağın bıraktığı boşluğu dolduruverse... Gece serinliği gibi dolaşıp ferahlatsa, böğrüne çirkin binalar saplanmış şu haysiyetli şehri... Güvercin tedirginliğiyle bekliyor koca şehir; bir güzel haber, kötülerin plakasız aracının lastiğine saplanan çakı olsa, söndürüverse şu gerilimi...

Çok çektin Diyarbakır. Senin derdine hepimiz çok çektik. Çekelim, eyvallah. Lâkin izin verme artık senin oranı buranı kanatmalarına. Bir yara daha açamasınlar göğsünde, izin verme.