Kıbrıs meselesi kimindir, niye muhalefetin değildir?

Bugüne kadar, hükümetlere veya genel olarak rejime, devlete muhalefet eden hangi siyasî hareketin gündeminde Kıbrıs doğru dürüst bir yer kaplamıştır? Hatırlıyor musunuz?

Her ne kadar bazı mevzuları bilmediğimi ortaya dökerek, şahsım bir yana, memleketin bütün sorunlarına çözüm beklenen köşe yazarlığı müessesesinin ciddiyetiyle bağdaşmayacak nahoş tavırlar sergiliyorsam da, sorumsuzluğu bir noktadan öteye vardıramam.

O nokta, meşhur “noktasında”daki noktadır. O nokta, “Türkiye bi noktaya geldi”deki noktadır. Alt tarafı nokta diye basgeçme, muhterem okur!

Okuru okumayanı iyiye, doğruya, güzele sevk etme vazifemi hakkınca yerine getiremeyişim, inanın, gayret noksanlığından değil. Sosyal medya jargonuyla ifade edeyim: kafamda deli sorular... Bu yüzden.

Kıbrıs'ta nihayet doğru dürüst bir şey oldu, Türkiye Cumhuriyeti'nin derinliklerinde de bundan mütevellit deli sarsıntılar... Cumhurbaşkanı telaşı öyle bir noktaya vardırdı ki, daha dün bir bugün iki, çıkıp, Kuzey Kıbrıs millî iradesinin seçtiği insana karşı, “Müzakereleri kafasına göre yürütemez!” raconu kesti. Bir kısım çapsız, münasebetsiz zevatın yaranma, kendini gösterme hesabıyla kalkıştığı çiğliklere dair tek diyeceğim var: kuzuların sessizliği meğer ne güzelmiş.

İstiyorum ki, sizleri Kıbrıs konusunda aydınlatayım. Derin bilgim yok, ama edineyim, aktarayım, filan. Sonra birden durup kalıyorum. Niye? Çünkü bizim Kıbrıs diye bir meselemiz yok ki! O, devletin meselesi.

Şöyle deneyelim: Bugüne kadar, hükümetlere veya genel olarak rejime, devlete muhalefet eden hangi siyasî hareketin gündeminde Kıbrıs doğru dürüst bir yer kaplamıştır? Hatırlıyor musunuz?

Tek itiraz, yükseliş döneminde Kıbrıs'ta insanca bir çözüm istiyormuş gibi yapan bugünün iktidar partisine yöneltilmiş, kibarca “Hayır, statüko neyse öyle kalsın!” denmişti. Normal terbiye standartlarımızda bu, “Kıbrıs'ı satıyorlar, hainler!” manasına geliyordu. İlginç günlermiş...

Oysa medeniyet mucidi ve müteahhidi âlim başbakanın eserlerinde Kıbrıs'tan, “orada tek bir Türk ve Müslüman kalmasa bile sorunumuzdur” diye söz ediliyor. Acaba neden? Otlak veya plaj ihtiyacı bakımından değil elbette. Yüzmeyen uçak gemisi falan... mâlûm strateji cüretkârlıkları.

Bunları anladık, Türkiye'de solun, muhalefetin niye Kıbrıs diye bir meselesi yoktur?

Bu soru yeterince anlaşılır ve açıktır, sanırım.

Ne yazık ki soruyu sormak da o kadar anlamsız sanırım.

Sanırım da sanırım...

Yine de cevaplamaya bir yerlerden başlamalıyız. Şurası nasıl:

Öncelikle, Kıbrıs konusunda aslında kimse hiçbir şey bilmiyor. Çünkü merak etmiyor. Dolayısıyla ilgilenmiyor. Çünkü orada büyük, ama çok büyük bir sorun olduğunun farkında değil. Oysa “Kıbrıslı Türkler” diye adlandırılan toplum açısından zor katlanılır bir durum hüküm sürüyor: insanlar soluk alışlarının dahi kendilerinin asla dokunamayacakları, denetleyemeyecekleri bir “otorite” tarafından izlendiğinin farkındalar. Kendilerini yurtlarında bir tuhaf, bir ezik hissediyorlar. Bunu pekiştirmek için, Türkiye'den oraya göçüp yerleşenlerin çoğunluk haline gelmesi için uğraşıldı, o otorite tarafından. Bir kısmı da seçilip yerleştirildi şüphesiz.

İkincisi, Kıbrıs, dindarlık kılığındaki milliyetçilik, milliyetçilik kılığındaki ırkçılık ve anti-emperyalizm kılığındaki milliyetçiliği biraraya getirip müttefik eden, nasıl desek..., “ilginç” konulardan biri. “Kıbrıs fatihi”, sağcı bir lider olsaydı, sol meseleye daha çok ilgi gösterir miydi, bilemiyorum. Din tüccarlığının ilk bayrak ismi Necmettin Erbakan'ın böyle bir sıfatı “Karaoğlan Ecevit”in elinden kapma yönündeki bütün çabalarına (“Mücahit Erbakan”!?) rağmen, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin de kurucusu, Türkiye Cumhuriyeti'ninkiyle aynıdır. Recep Tayyip Erdoğan buna çok üzülebilir, ama hakikat budur. KKTC'nin yüzde 60 oyla seçilen cumhurbaşkanına o üslûpla hitap ederken, AKP esas önderi, devletin devamlılığının sesi olarak konuşmuştur. (“Bağırmıştır” demiyorum, o onun konuşma tarzı.)

Yoksa acaba, Kıbrıs, bütün devletin de değil, sadece Genelkurmay'ın meselesi ve oyun alanı mıydı? Evet, bazen dışişlerinin mecburen işe karıştığı görülüyordu, ancak son sözü Genelkurmay mı söylüyordu? Yoksa bizim devlet dediğimiz zaten bu muydu? (Cevabı bilmezmiş gibi yapıp soruyorum, Köşeyazarının Elkitabı'ndan öğreniyorum bu işleri.)

Acaba Türkiye'de “Kıbrıs sorunu”nun hiçbir zaman hemen hiçbir muhalefetin derdi olmayışı, devletin bu “kırmızı çizgisi”ni muhalif partiler, hareketler de tanıdığı, onayladığı, yoksa... yoksa... yarabbim! dilim varmıyor!.. (yine aynı elkitabından numaralar...) paylaştığı için miydi? Hani, siyasetçi kötü – asker iyi dönemlerinde falan..?

İşte, muhterem okurlar, konuya daldıkça sorular kafama üşüşüyor, kovayım diyorum, hepsi sıraya girip birbirini izliyor, dağılın deyince dağılıyor, fakat bu defa da her yere yayılıyor, hiç ele avuca gelmez, yok edilemez oluyorlar.

Kıbrıs, hiç de solcu ve muhalif olmayan, hattâ aslen siyasî bir kişilik de sayamayacağımız, sıradan bir işadamının, “Diyetse diyet, daha ne kadar istenecek bu diyet? Kollarımızı kesip atalım?” (“Mı”nın olmayışı, düpedüz Rum tesiri işte!) diye haykırabildiği bir yerdir. Kıbrıslı Türkler, “anavatan”daki “esas Türkler” tarafından, “Kurtardık işte, nankörlük etmesinler!” diye mütemadiyen azarlanan insanlardır. Kıbrıslılar, KKTC ile TC'yi “Kaka TeCe – Cici TeCe” ironisiyle ayırt ederler. Kıbrıs, zengin adamın villasının bahçe giriş kapısını bile ardına kadar açık bırakabildiği, cuma akşamüstlerinden itibaren bütün bahçelerden mangal kokularının geldiği, yani hâlâ bahçelerin varolduğu bir yerdir. Türkiye'den göçen nüfusa rağmen gündelik insan ilişkilerinin bizim buralara göre hâlâ çok daha yumuşak, sıcak olduğu bir yerdir.

İki toplumu birbirine düşman etme konusunda İngiltere'nin kullandığı bütün beylik taktiklere rağmen Kıbrıs'ta dünyanın nüfusa oranla en güçlü (Rum-Türk karışık) komünist partilerinden biri vardı, birlikte yaşama iradesi ortadan kalkmamıştı. Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan'ın derin devletleri ve faşistleri tarafından her ne ise o olmaktan çıkarıldı, her iki taraf öncelikle kendi içlerinde, birarada yaşamaktan yana olanları temizledi, sindirdi, sonra toplumları birbirleriyle savaşma aşamasına getirdi. (“Kıbrıs Davası”nın imal ve inşa edilişine adı sanı bilinen birçok gazeteci bizzat katılmıştır.) Kıbrıs, sâkinleri üzerinden stratejik oyun oynanan talihsiz bir adadır.

Ve çok güzel bir yerdir.

Herhangi bir Eski Türkiye'den herhangi bir Yeni Türkiye'ye geçilip geçilmediğini Kıbrıs'a bakarak anlayabilirsiniz. Tamamına da değil; Mağusa sahilinde yürüyüp harabe Maraş'a baksanız bir bilgelik hali geliverir üstünüze.

Bize kenar-köşe bir mevzu gibi görünmesi iyi ihtimalle tek bir şeyi gösterebilir: Şuursuzluğumuzu. Öbür ihtimal, hepimizin, sağıyla, soluyla, dindarıyla, seküleriyle, işgalci, tahakkümcü bir devlet politikasının peşine takılmış gidiyor olmamızdır.

Devletiniz o adada insanların nasıl yaşayacağını Ankara'dan emirler vererek şekillendirme peşinde. Ve siz bunu mesele etmiyorsunuz. Size nasıl hitap etmeliyim?

Bir yandan da tipik Türkiye hali: Dünyada başka kimseye göre, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” diye bir devlet yok. Buna karşılık, herkese göre “Kıbrıs Cumhuriyeti” var. Bu da bize göre yok, “Kıbrıs Rum Kesimi” var.

“Cici Tece” muktedirleri ve siyasetçiler, çözümsüzlük siyasetini “müzakereler” kılıfı altında onyıllarca sürdürürken oradaki askerî varlığı yerleştirip korumayı başarı saydılar; ve bunu sahiden de başardılar. Ötekilerse, hayat standardını Avrupa düzeyine çıkarıp AB'ye girmeyi hedeflediler, onlar da onu başardılar.

Neyi nasıl başardığınız, cibiliyetinize dair fikir vermez mi? Silah ve asker yığabiliyorsak, Kıbrıs'ta başarılıyız. Ne güzel!.. Dünya “kılıç hakkı”na göre düzenlensin istiyoruz! Böyle midir?

Niye bu ülkenin muhaliflerinin Kıbrıs diye bir derdi olmamış, olmuyor, yok?

Son bir laf: Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs konusundaki çıkışıyla, “Yeni Türkiye” iddiasının son kırıntısı da ortadan kalktı. Devleti ele geçirmiş izlenimi veren İslâmcı parti, aslî TC çizgisine oturdu ve aslında devlet tarafından ele geçirilmiş oldu. Ancak bu artık AKP önderlerini rahatsız edecek bir durum değildir. Ve... sürpriiiz!: Genelkurmay'ı da.

Ahmet Davutoğlu 1990'ların sonlarında Harp Akademisi'nde ne dersi veriyordu, nasıl veriyordu? Tam bitirirken de bu soru aklıma geliyor, iflah olmam ben...

(NOT: Mustafa Akıncı'yı ve ona oy verenleri kutluyorum. Umarım bu sefer bir şeyler değişir.)