Korkuyu beklerken

Korkuyu beklerken ne yapılır, bunu bilmiyorum, öğrenemedim. Neler yapılmaz, biliyorum. Salim kafayla düşünülmez. Gülünmez eğlenilmez. Üretilmez. Sanat yapılmaz. Sanat görülmez. Sanat duyulmaz. Bilim kaçar. Kültür mundar olur.

Oğuz Atay’ın muhteşem hikâyesi, her ne kadar gizli saklı engin siyasî-toplumsal göndermeler barındırsa da, doğrudan siyasî bir metin sayılmaz. “Korkuyu Beklerken”, burada özetlenebilecek cinsten bir hikâye değil, bu yüzden buna kalkışmayacağım bile. Konu etme sebebim, esas olarak adı. Memleketin gidişatına bakmaktan geri duramayan, gözlerini nereye çıkacağı belirsiz o uğursuz yoldan alamayan herkesin hayatını tarif ediyor.

Bugün bizim baktığımız yol, dumana boğulmuş, sonu gözükmüyor ama belli ki çıkmaz; veya bir uçurum kenarında son buluyor. İki yanında yanmış yıkılmış evler ve hayatlar ile dağıtılmış mezarlar sıra sıra.

Faşizmden, bizzat baskıyla karşılaşacak olmaktan duyulan bir korku değil, beklediğimiz. Göz göre göre, halklarıyla, kurumlarıyla, kültürüyle, geleceğiyle koca bir toplumun mahva sürüklenişine katılıyoruz. Ve bu arada korkunç vahşet sahnelerine tanık oluyoruz. Tabiî eğer bizzat bunların mağduru, kurbanı değilsek. Bu korku başka bir korku. İnsan olanın iliklerinde hissetmesi gereken bir korku.

Bir genel seçimde, ülkedeki demokratik, çoğulcu azınlığın siyasetteki gidişâtı etkileyebileceği, memleketin, mazallah, demokratikleşebileceği, iktidarlara can veren aslî kutuplaşmanın eriyebileceği ucundan gözüktü, sonuç budur: iktidar (bu laf bugün artık kimleri içeriyorsa), dört koldan üzerimize saldırdı. Bu ülkede çoğulculuk ve demokrasi isteyen herkesin üzerine saldırmanın yerleşik yolu, Kürtlere saldırmaktır. Çünkü çoğulculuk ve demokrasi yeşerebilecekse onların sayesinde olacaktı. (Buna siyasî mücadele aracı ve yolu olarak silahın devreden çıkarılması dahil.) 7 Haziran seçimleri sonrası hepimize söylenen şudur: Sakın ola ki herhangi bir demokrasi, özgürlük beklentisine girmeyin! Buna kalkışırsanız, öyle bir vaziyet yaratırız ki, bekleyebileceğiniz tek şey kalır!

O da dehşete katılma korkusu, işte.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Sur’daki ablukanın kaldırılmasını sağlama amacıyla yürüyüş çağrısı yaptığı andan itibaren zihinlerimizde dolaşan ihtimaller, belki henüz bütün ülkenin değil ama bizlerin, pek çoğumuzun mahvolmasına işaret zaten. Gözümüz kulağımız Diyarbakır’da, dumandan gözün gözü görmediği sokağın fotoğrafına bakar, az önce gaz yemiş gazeteci arkadaşımızın güçlükle anlattıklarına -haber alabildiğimiz yegâne kanalda- kulak verirken, “Neyse bari,” diyoruz. “Sadece gaz atmışlar.” Az sonra, “havaya ateş açıldı” haberleri gelmeye başlıyor. Az sonra…

Bekliyoruz işte.

Devletin ne yapmaya çalıştığını anlayamadan. Kürtleri Ankara’dan, Türkiye’den, ülkenin batısından, Kürt olmayanlardan… hiçbir şey bekleyemez noktaya getirmek midir bütün bunların amacı? Sur yürüyüşünün dağıtılması ve olaylar sürerken Cizre fotoğrafları dolaşmaya başladı. Perişan etmişler mahalleleri. İnsanların virâne ortasında, öfkeleri içlerinde saklı, patlamaya hazır bir dinginlikle oturduğu kareler. Kimileri ellerini yukarı kaldırmış, Allah’a soruyor, bu nedir diye.

Belki de şöyle itiraz edebilirsiniz: Daha ne korkusu artık? Bunların yaşanmasından daha fazla ne olabilir korkuyu besleyecek? Bu sorunun cevabını bilmiyorum.

Ama korkuyu beklemenin nasıl bir şey olduğunu gayet iyi biliyorum. Öğrendim.

Korkuyu beklerken ne yapılır, bunu bilmiyorum, öğrenemedim.

Neler yapılmaz, biliyorum. Salim kafayla düşünülmez. Gülünmez eğlenilmez. Üretilmez. Sanat yapılmaz. Sanat görülmez. Sanat duyulmaz. Bilim kaçar. Kültür mundar olur. İnsanın kıymeti düşer, daha rahat alınır satılır olur (daha rahat öldürülmesinin yanısıra).

Eğitim konusunda vaziyeti felaket olan bir topluma, ağır hastalıklara yolaçan mevcutların yanısıra yeni korkular şırınga ettiler. Bir de ortayerimize kocaman bir asıl korku ağacı diktiler. Beton ve çelikten. Millî ve yerli (muhtemelen parçalar dışarıdan gelmiştir, çünkü içine ahlâksızlık karışmazsa hiçbir işimiz yürümez).

Mücadele içindeki pek az kimse karşısındakinden korkar. Ayrıca cesaret zaten korkmamak değildir. Korkmana rağmen hareket etmendir. Düşmandan korkmama, gelecek korkusundan korumaz, azâde kılmaz.

Gelecek korkusu başka korkuya benzemez. Başka korkular şu ya da bu eylemden alıkoyabilir seni. Bir süre utandırabilir belki. Gelecek korkusu felç edicidir.

Bugün çoğunluk olduğunu, güçlü olduğunu, iktidar olduğunu düşünmeyi sahip olduğu tek fikir, bundan duyduğu zalimane hazzı tek duygu haline getirmiş ahali, zulmü gizlenemez eden pişkince sırıtışlarını aralayıp hakikati göremiyor. Pek kısa süre önce nasıl ışıltılı bir geleceğe doğru yürüyebileceği bariz şekilde görülmüş bir toplumu gelecek korkusunun karanlığına mahkum ediyorlar. Ve kendilerinin mahkum değil gardiyan olduğunu düşünüp keyifleniyorlar. Kendilerini seçilmiş sandıkları için mahkum olduklarını idrak edemiyorlar.

Duyulan sapıkça bir hazdır, hakiki keyif de değildir. Aksi halde bunca tedirginlik, hırçınlık, mütemadî sırtarma, hırlama, saldırmaya böylesine hazır oluş niye? Haydi bunları geçtim, bu kadar yalan niye?

Daha önce, uçuruma giden otomobilin ön camına çizilmiş huzurlu manzara resminden sözetmiştim. Sürücü yalnız bunu görmektedir. Lâkin nedense bu manzara resmi arabadakilerin hiçbirine huzur vermeye yetmiyor. Çünkü, bütün inkâr gayretlerine rağmen yolun sonundaki uçurumu hissediyorlar. Herkeste bir tedirginlik, son sürat giderken korkuyu bekliyorlar.

Arabayı üzerine sürdükleri ötekiler nasıl bekliyorsa.

Bu ülkenin milliyetçi-muhafazakârı bu ülkeyi asla sevmiyor. Çok sebebi var da, sırf şu yaratılan ortama bakmak yeter. Bütün beklentilerimizi yok ettiler, beklediğimiz tek şey kaldı.