Öldürmek ve öldüren niye sorun değil?

Şu anda Türkiye'de devlet adına insan öldürmüş on binlerce kişi yaşıyor bu memlekette. Bunca yaygın bir olgu sözkonusuysa, şu beylik soru bizim için güncelliğini kaybetmiyor demek: İnsan öldürmüş insan hayatına eskisi gibi mi devam eder?

Bunca cinayetin işlendiği ülkede, maalesef kısmen de haklı nedenlerle ihmal ettiğimiz bir şey var. İhmal ettiğimiz için, bir türlü tamamlanamadığımız, insanî ve toplumsal bütünlüğe kavuşamadığımız şeylerden. Tamamlanamayış bir yana, biraz daha eksilmemize yolaçıyor bu ihmalimiz.

Ve bu, aynı yöndeki tek ihmalimiz değil. Alışık dahi sayılırız bu bilinçli ihmallere. Kendimize soru sormamızı, mazallah, en ufak yüzleşmeyi gerektirecek işlemler bizim için ihmal edilebilirdir.

Bunca cinayet işleniyor ve biz ister istemez yalnız kurbanları görüyor, onlarla, onların kurban edilmiş oluşuyla, onların eksikliğiyle yaşıyoruz. Öldürenlere bakmıyoruz. Onlar hakkında düşünmüyoruz. “Kırk bin insan öldürüldü” diyoruz meselâ. Bu, iyimser bir tahminle, en az bir kişi öldürmüş otuz beş-kırk bin arası insan demek.

İnsan öldürmek, öldürenin hayatını nasıl değiştiriyor? Herkes ve her cinayet aynı değil, şüphesiz. Öldürmenin güdüleri, mantığı, duygusu aynı değil. Yine de, bizim durumumuzda özellikle siyasî cinayetlerin büyük çoğunluğu için ortak yönler arayabiliriz. Zira Türkiye'de cinayetlerin çoğu devlet görevlileri tarafından işleniyor.

Şu anda âdetâ sırayla irice Güneydoğu ilçelerini dolaşıp hepsinde arkalarında çocuk ölüleri bırakan Özel Tim'cileri uykularında rahatsız eden herhangi bir duygu var mı? Varsa, on bir sene önce Mardin Kızıltepe'de on iki yaşındaki Uğur'a on üç kurşun sıkanların duygularına mı benziyordur?

’90'larda Kürt illerindeki seri cinayetlere, faili meçhullere bulaşanlardan, Batı'da, meselâ Gezi sürecinde bile isteyerek gençleri öldürenlerden mahkeme önüne çıkarılabilenlerin haline tavrına bakılırsa, resmî katillerde hakim tavır, “yiğitliğe bok sürdürmeme”. Elbette bastırmaya çalıştıkları korku da var. “Ya devletin bu defalık bizi harcayacağı tutarsa” korkusu. Ancak “insan öldürme” gibi sarsıcı bir hadiseyi, zamanda geri giderek veya ardından, başka boyutlarda, başka boyutlarıyla tekrar tekrar yaşıyorlar mı? Göründüğü gibi, umurlarında değil mi? Olmayabilir mi? Yaşananı ve yaptıklarını, tıpkı kendileri gibi bir insanın hayatına son vermek olarak görebiliyorlar mı? “Vazifeydi” diyerek her şey halloluyor mu? Yoksa öldürdüklerine karşı damarlarına zerk edilmiş nefret mi sağlıyor öldürülene farklı, aşağı seviyeden yaratık muamelesi yapmayı?

Bilemiyoruz. Askerliğini yaparken insan öldürmüş, sonra da dönüp çoluk çocuğa, sıradan hayata karışmış birileri için durum nedir peki? Gerilla cesedini ip bağlayıp yerlerde sürükleyebilen birilerinin iç dünyalarında çok da derin çalkantılar yaşamadığını tahmin edebiliriz. Edebilir miyiz? En azından, bunu yapmış bir insanın, hayatının gerikalanında, bunu yapmamış ve yapmayacak insanlardan farkı olmayacak mıdır? Nasıl bir fark?

Umarım anlaşılmıştır ki, kimsenin iyi veya kötü olmasından değil, hepimizi ilgilendiren genel ve vahim bir meseleden sözetmeye çabalıyorum.

Şu anda Türkiye'de devlet adına insan öldürmüş on binlerce kişi yaşıyor bu memlekette. (Öldürmekte ve öldürecek olanlardan sözetmiyoruz henüz.) Bunca yaygın bir olgu sözkonusuysa, şu beylik soru bizim için güncelliğini kaybetmiyor demek: İnsan öldürmüş insan hayatına eskisi gibi mi devam eder?

Toplum olarak, öldürme meselesiyle ilgili çok çarpık bir anlayışa sahip olduğumuzu sanıyorum. Daha doğrusu, bunu özel bir konu bile saymadığımız, mesele dahi saymadığımız gibi bir izlenimim var. “Namus cinayeti” denen korkunç “prosedür”de diyelim ablasını öldürmekle görevlendirilen delikanlıya da muazzam bir ceza verildiği, hayatının karartıldığı hiç hesaba katılmıyor, meselâ.

Belki devletin durmadan çocuk öldürebilmesi ve bunun toplumun çoğunluğunda hemen hiçbir tepki yaratamayışı, öldürmeyi öldürenin de başına gelmiş bir lanet saymayışımızla ilişkilidir. Devletle mücadele eden silahlı örgütün de “yanlışlıkla” çocuk öldürebilmesi ve bunun pek tepki yaratmaması da, aynı şekilde, muhtemelen...

(Ölen çocuk Kürt'se duygudaşlığın, merhametin birden birkaç basamak inmesi elbette çok daha aşağılık ve alçakça duygularla da ilişkili. Bunu şimdilik konu dışı bırakıyorum. Ancak ırkçılık konusunda da cinayete benzer bir durum var: Irkçının aşağıladığı, saldırdığı kurbana bakıyoruz daha çok; oysa ırkçılığın bizzat sahibini ne hale düşürdüğünü de ihmal etmemek lazım. Dolayısıyla toplum yapımıza, bu mikrobun yaygınlığını hesaba katan, ona göre bir teşhis koymak lazım.)

Bize “çatışma” diye yansıtılan ama gerçekte ne olduğunu tam anlayamadığımız kanlı olaylarda ardarda çocuklar ölüyor ve “insanlık” deyin, “Allah korkusu” deyin, ne derseniz deyin, bu faydalı malzemeden eser miktarda bulabileceğiniz herhangi bir toplumda infial yaratması gereken bu hal, bizde birkaç türlü tepkiye yolaçıyor:

İlki, haliyle, üzülenlerin, kabullenemeyenlerin infiali. Tek samimi tepki bu.

İkincisi, çocuğu kimin öldürdüğüne göre saf tutanların ikiyüzlü kınamaları. Buna “sizinkiler öldürmüyor mu?” şirretlikleri dahil. Bu soğukkanlı ve soğukkalpli tutumun derhal takınılabilmesi, yukarıda değindiğim, “öldürme”yi mesele saymayışımızla ilişkili işte.

Üçüncü tepki, hem bir toplum olmadığımızı gösteriyor hem de kelimenin tam anlamıyla bir insan topluluğu olmadığımızı: Oh, iyi oldu, gebersin! Burada ortaya getirmeye çalıştığım mesele açısından en önemlisi, bu tepki tarzı. Katilin katilliğini umursamayışını andıran bir çiğlik, kalpsizlik, vicdansızlık var burada. Bir çocuğun öldürülmesi karşısında “gebermiş, iyi olmuş” diyebilen birinden beklenemeyecek kötülük var mıdır?

Yoktur.

Toplumumuzun azımsanmayacak bir bölümü bu halde mi sahiden?

Yoksa bir genel “hava” yukarıdan pompalanarak her yeri kaplıyor ve bunun yarattığı “normal”, insanların iyilik-kötülük eşiklerini kötülük yönüne doğru itiyor mu? Normal zamanda kötülük yapmayacak insanların, aralarında tanıdıklarını gördükleri yağmacı, linççi kalabalıklara kolayca katılabilmeleri, sonradan da pişman olabilmeleri tarihte sık rastlanmış bir hadise. Halimiz bu sınıfa mı giriyor yoksa kendi günahına karşı yapısallaşmış bir umursamazlık hali, cinayeti, hattâ katliamı mesele saymamaya imkân veren -vee!.. doğru tahmin ettiniz: tarihten gelen- bir “millî değerler” sistemi mi var?

Dinin başlıca tartışma konusu edildiği, sözümona dinî değerlere dayalı bir toplum hayatı peşinde koşanların birçok alanda belirleyici olduğu bir ülkede, sormamız gereken sorular yavaş yavaş nitelik değiştiriyor. Şahsen, “İnsanlar bu kadar dindarken aynı anda nasıl bu kadar merhametsiz ve ikiyüzlü olabiliyorlar?” diye soragelmiştim uzun yıllar. Artık, “Din diye belledikleri şeyi de kapsayan, üstelik güya baş hasım gördükleriyle de paylaştıkları bir ‘millî değerler’ zemini mi insanları böylesine vicdansız, saldırgan ve cani ruhlu yapıyor?” diye soruyorum.

İktidarda kalma, hattâ var kalma şansını hepimizi ateşe atmakta gören muktedir İslâmcılar hayatımızı cehenneme çevirmeye çalışıyor. Cayır cayır yanarken, hiçbir kalıcı, yapısal meselemizi konuşamıyor, dolayısıyla halletmeye çalışamıyoruz.

Oysa bir çocuk öldürüldüğünde gösterdiğimiz tepkiler, takındığımız tavırlar, hepimizin acilen ruh ve sinir hastalıkları kliniklerine yatırılmasını, tecrit edilmesini gerektiriyor. Bugünkü iktidardan kurtulduğumuzda, bu halimizle nasıl bir gelecek kurabileceğiz?