Romana, şiire sahiden ihtiyaç yok

Gerçekten de, şiir falan, ne bileyim, fuzulî işler. Roman, uzun oluyor bir de.

Kendinden menkûl “İslâm Devleti”nin hüküm sürdüğü Rakka'da, kadınların kılık kıyafetlerini denetleyen, toplu taşıma araçlarında kadınlarla erkeklerin birbirlerine fazla yaklaşmamalarını gözeten, sokakta yalnız dolaşan kadınları alıkoyup, gelip almaları için “mahremleri”ne haber gönderen, özel hallerde sokaktaki kadınlara “velilerinden” (babaları, ağabeyleri, erkek kardeşleri) alınma izin belgesi soran bir “din polisi” var.  Bu polis bünyesinde faaliyet gösteren bir de kadınlar birliği: Adını peygamberin çağdaşı bir kadın şairden alan “El-Hansa Tugayları”. Mensuplarının çoğu Batı'dan gelme gençler.

Ben de aynı fikirdeyim, şiir, roman, falan, saçma işler.

El-Hansa Tugaylarının “Kadınlar Hakkında Bir Manifesto”su var. Önce hayatta, insan ilişkilerinde neyin nasıl olması gerektiğini izah ediyor, sonra kadının yeri, işlevi, hakları, görevlerine dair olması gerekeni ortaya koyuyor, ardından “İslâm Devleti”nde kadınların nasıl da olması gerektiği gibi yaşadıklarını Musul’dan, Rakka’dan örneklerle anlatıyor.

İslâm Devleti’nin Kadınları adlı risale, yapılana edilene pek inanmış birinin kaleminden çıkma; coşku ve özgüven satır aralarında hissediliyor. Cüreti ve cahil cesareti bizim iktidar propaganda aygıtının bir kısım köşeyazarını andırıyor, lâkin onlardan biraz daha vakur. Belirtmeliyim ki, ben İngilizce’sinden okudum. Güzel çevrilmişti, güzel yazıldığı da belliydi. Cennetten sözeden hümanist insanlar, cenneti ayağımıza getiren hümanist insanlardan sözediyor sanabilirsiniz.

Gerçekten, roman, şiir falan böyledir: İnsanı gerçeklerden uzaklaştırır. Tehlikelidir.

Risale, bizim de pek âşina olduğumuz bir tavırla, ispat havası verilerek ortaya savrulan, “İki cins arasındaki ayrımın silikleşmesi, toplumu parçalanmaya götüren bir sapkınlıktır” yollu hükümlerin yanısıra, yine pek âşina olduğumuz, “Batı uygarlığı bitmiştir” tezini içeriyor: “Batı’daki kâfirlerin tercih ettiği model, kadın evinden ‘kurtulduğu’ dakikada çöktü.”

Yazara göre doğru hayat Medine’deydi: “Palmiye ve çamurdan evlerde oturuyor, develer ve atlarla yolculuk yapıyor ve fizik, mühendislik veya astronomi bilmiyorlardı. Bütün bunlar nedeniyle Allah’a ibadet her şeyden önce geliyordu…” Roman, şiir gibi abuk subuk işlerle de uğraşmadıklarını eklemeye gerek yok.

Risaleyi kaleme alan propagandacı, sırf insan hakları, kadın özgürlüğü gibi Batı’dan çıkma insanlık değerlerini değil, İslâm tarihi ve kültürünün önemli bir kısmını da külliyen inkâr ediyor: “Küçüklüğümüzden beri kafalarımıza kazınan şeyi, öğretmenlerimizin anlattığı şeyleri düzeltmeliyiz,” diyor.

Müslümanların bilimi “Avrupa veya başka yerlerdeki kâfirlere” öğrettiği “o parlak günlerin geçtiği”nden sözedenler büyük yanlış içindeymiş. Zira “Devlet”in her şeyden önce parlaklığın kaynağına itirazı var: İbni Sina “bâtınî”, kan dolaşımının mekanizmasını çözen İbni Nafis ve matematikçi, fizikçi, felsefeci İbni el-Heysem ve başkaları, Müslümanların yarattığı söylenen “maddî uygarlık”ın “ateist ve sefih kahramanları”ymış:

“Avrupa’nın bu ‘dahilerini’ -onlar birbirlerinin dostu ve hâmisidirler- reddetmeliyiz. Bu kimselerin sunduğu şeye Müslümanların ihtiyacı yoktur. Müslümanların, bu kısa ömrün uzun dilimlerini ruha hiçbir değer kazandırmayan dünyevî bilimleri öğrenerek geçirmeye ihtiyacı yoktur; ayrıca bunlar kâfirlerin gücünü kırmaz, Müslümanlara yarar sağlamaz. Mesele ortada ve açıktır - Müslümanların bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur.”

YeniŞafak’a almamaları sahiden yazık; ölüp gidecek oralarda. Yazıyı bilgisayarda mı yazdı acaba? Neyse... Yazar bunların ardına Şeyh Nasır el-Fahd’dan alıntı ekliyor: “[Hakiki] Bilgi, dinî bilgidir ve o Kur’an ve Sünnet’te ve ecdâdın teolojisinde verilmiştir, filozofların ve ateistlerin bilgisinde yoktur.”

Belirtmek gereksiz, “İslâm Devleti” eğitime çok önem veriyor. Eğitim işine her yerde “Divan el-Talim”ler bakıyor. Musul’da bu kurulun başındaki zat, -değişmediyse- Mısır kökenli bir Alman vatandaşı. Musul Üniversitesi’nde, herhalde yabancı diller fakültesi gibi bir kısımda olmalı, Fransızca bölümünü kapattı, İngilizce açık. Ancak öğrencilerin “kâfir ülkelerinde” doktora yapması yasak. “Uymayanlar sorumlu tutulacaktır” tehdidi eşliğinde gönderdiği talimatla, şu fakülte ve bölümlerin Şeriat açısından meşru olmadığını belirtip kapatılmasını istedi: İnsan hakları, siyaset bilimi, arkeoloji, fizik ve felsefe bölümleri, turizm ve otelcilik bölümleri ve güzel sanatlarla ilgili bölümler.

Gerçekten de, şiir falan, ne bileyim, fuzulî işler. Roman, uzun oluyor bir de.

Ayrıca, şu konuların müfredatta yer alamayacağını bildirdi: Demokrasi, kültür, özgürlükler, haklar, yabancı dil okullarında kurgu ve tiyatro, faiz, milliyetçilik, ırkçılık, sözde-tarihî olaylar ve coğrafî bölünmeler gibi “Şeriat'a aykırı konular”.

El-Hansa manifestosunda şöyle bir cümle vardı: “Dünyevî bilimlerin çoğu Müslümanların işine yaramaz…”

Romanla şiir de kötü alışkanlıklara sürüklüyor... Baksanıza, “Müslümanların bunların hiçbirine ihtiyacı yoktur” diyorlar. Yok.

Gerçi şiir niyetine yazılan birtakım şeyleri okuyunca insanın gidip kendini içkiye, uyuşturucuya vurmaması işten değil, bu bakımdan bu söz haklı olabilir. Ancak kasıt bu değil, yanılmıyorsam.

Ayakkabısından saatine, feysinden twitine her şeyi Batı medeniyeti ürünü olan, fakat kendini bizatihi bambaşka bir medeniyetin vücut bulmuş hali sayan inşaat ve AVM İslâmcıları âleminde şiir pek makbul bir şey halbuki. O alanda, üzerine vanilya dökülmüş varak çerçeveli pembe peluş tarzı dizeler arasına Allah aşkı sıkıştırarak imal edilmiş çakma duygusallıklar iyi kazanç da getiriyor. İptali, bir gün orada bir gün burada aşk içinde seyirci mest eden günümüz pop starlarını işinden ve tafrasından eder, “İslâmî Cephe”nin toplam kazancı azalır. İnşaat inşaat nereye kadar… Hem o da dünyevî bilim işi, bu da ayrı risk.

Yine de sigaradan iyidir.

Romana gelince. İşte, hem yazması mesele, karakter ve hikâye tutarlılığı, mantık bağı, iç disiplin, kurgu falan, bunlar bize yabancı şeyler; hem de okuması meşakkatli, ilgi ve dikkat istiyor; mevzu aşk değilse, metro istasyonunda büyük reklamı yoksa o kadar gitmiyor.

Bunların hiçbirine ihtiyaç yok.

Katledilen Kürtlerin duvarlarına katledilenlerle alay eden ırkçı yazılar yazmak neyimize yetmiyor? Hem yazması kolay hem okuması hem de insanı sigaraya içkiye sürüklemiyor.

Hepimizi, failiyle, seyredeniyle hepimizi aşağılık bir varoluşa sürüklüyor.

Orada da sahiden bunların hiçbirine ihtiyaç yok.