Saldırdıkları, çoğulcu-demokratik istikbalimiz

Saldırıya uğrayan, yalnız Kürtlerin partisi değil, memleketin çoğulcu-demokratik istikbali. Önde Kürtlerin oluşu, devletin ve linççi kalabalıkların saldırılarını kolaylaştırıyor, meşrulaştırıyor, saldırı başkalarına yapılsa tepki gösterecek birilerinin sessiz kalmasına yolaçıyor.

Seçim çalışmaları başladığından bu yana Halkların Demokratik Partisi binalarına, standlarına, gösterilerine ve HDP ile ilişkili insanlara yapılan saldırıların sayısı, altmışı (60) kesin geçti, bazılarına göre bu rakam yüz yirmiyi (120) buluyor. Ben bu yazıyı yazana kadarki son ikisi, Adana ve Mersin'de, insan öldürmeyi de amaçlayan, bombalı saldırılar. (Efe Kerim Sözeri'nin yaptığı derleme-toparlama, faciayı ortaya koyuyor; şurada: http://www.platform24.org/veri-gazeteciligi/899/hdp-ye-yapilan-saldirilar-ve-cezasizlik-sistemli-mi-)

Bu saldırıları kimin ne amaçla yaptığı, şüphesiz karşımızdaki en önemli sorun.

Soru değil, sorun. Çünkü soruya herkesin cevabı var ve bu cevaplar üç aşağı beş yukarı birbirini tutuyor: Saldırıları HDP'nin barajı geçmesini istemeyen devlet güçleri planlıyor, tertipliyor, yönetiyor, denetliyor. Son iki bombalama sonrası (Adana, Mersin) cılız kınama beyanlarını istisna sayarsak saldırılardan gayet memnun gözüken AKP önderliğinin işin içinde, hattâ bizzat planlayıcı makamında bulunduğunu düşünmek için de her türlü sebebe sahibiz. Bütün bakanlarıyla hükümetten ziyade, sınırlı sayıdaki lider kadrosu ve esas önderiyle partiden şüphelenmemiz daha yerinde. Bu elbette hükümetin siyasî, idarî, hukukî sorumluluğunu azaltmıyor.

Hükümet, bizzat seçimin, hattâ mevcut rejimin meşruiyetini ortadan kaldırmaya aday sistemli saldırılara karşı, son bombalamalara kadar, bırakın herhangi bir ciddî ve caydırıcı tedbiri, doğru dürüst kınamayı bile gerekli görmedi. Bombalı saldırılardan sonra ilk defa alelusûl “karşısındayız” açıklamaları yaptılar, güya bir de “özel birim” kurulduğunu bildirdiler, “saldırıların aydınlatılması için”.

Kimse inanmadı, inanmayacaktır.

Birkaç sebeple: İlkin, saldırıya uğrayan, bütün “Türkiyelileşme” atılımına rağmen, devlet ve bu devletin aslî tabanını oluşturan toplum kesiminin gözünde hâlâ “Kürtlerin partisi” olarak görülen, böyle görülsün ve asla daha geniş bir kesimce benimsenmesin diye taklalar atılan HDP'dir. İkinci olarak, izlediklerimiz, maruz kaldıklarımız, “Kürtlere” karşı devletin olağan kirli savaş yöntemlerinin, bıktıracak kadar sık tekrarlanmış örnekleridir.

Üçüncüyü azıcık ayırayım: MHP'nin bu saldırılara önayak olmadığına dair işaretler, saldırıların başından beri linççiler arasından birilerinin yaptığı kurt işaretlerinden daha belirgin. Bu önemli ayrıntıyı bizzat Selahattin Demirtaş bir-iki defa dile getirdi. Hattâ Demirtaş, bazı saldırıların ardından MHP'li yetkililerin kendilerini arayıp, “bunlar bizim işimiz değil” deme gereğini gördüklerini açıkladı. Nitekim Adana-Mersin bombalamalarından sonra MHP bunu genel başkan yardımcısının ağzından resmen herkese duyurdu.

Ve dördüncüsü, bizzat Tayyip Erdoğan başta, Süleyman Soylu, Yalçın Akdoğan gibi AKP ileri gelenlerinin apaçık tehdit içeren sözleriyle bu saldırıların ilişkisini kurmanın, savcı tabiriyle, “hayatın olağan akışına” son derece uygun oluşu. İki bombalama ile aynı gün, Samsun'da, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ufacık, usulcacık bir geçmiş olsun mesajını bile -beklendiği üzre- esirgeyerek, HDP'yi “terör”le ilişkilendirmek ve hedef göstermekle meşgûldü.

Evet, tabiî, AKP ileri gelenlerinin kışkırtıcı sözleri şüphesiz kimsenin durduk yerde gidip bomba eğitimi almasına, bomba yapmasına ve saksıya yerleştirip HDP binasına koymasına yolaçmamıştır. Bu faslı derin devletin profesyonellerinin yerine getirdiği açık. AKP önderlerinin tahrikkâr beyanları, bombasız, normal, gündelik, alışıldık Türk usûlü linç girişimli saldırılara katılımcı teminine yarıyor. Veya birilerinin gidip HDP binasındaki bayrağı söküp yakmasına, gece vakti cam çerçeve indirmesine.

Daha önemlisi, bir “havayı” yaratıyor, yayıyor, bir “ortamı” oluşturuyor, sürdürüyor.

“Yapın” diye fısıldıyor, ırkçı linççi tahakkümcü kalabalıklara uykularında bir ses. Buyurgan, başkalarına gazapkâr ama bu çoğunluk ırkçıları için koruyucu, güven verici bir ses...

Sabah bakıyorlar, birileri yapmış. Bakıyorlar, polis yanlarında; onlara dokunmuyor. Mesaj hemen alınıyor. Otoritenin cesaret aşılayan, sırt sıvazlayan sesi, “yapabilirsiniz” diyor, “yol açık”.

Bizim çoğunluk ırkçısı linççi kalabalıklarımız otoriteden bu işareti almadan hiç harekete geçmezler. Şu anda, bu seçim döneminde, “saldırın” işaretleri, görmemiş zengin düğünlerinin havai fişek gösterilerine taş çıkartırcasına gökyüzünü kapladı. Her gün yenilerini fırlatıyor iktidar sözcüleri.

Ancak bu kalabalıklar her zaman kontrol altında tutulurlar. Saray HDP binasını kuşatanlar gibi, meselâ, orada öyle tutulurlar, “düşman”a, buranın kime ait olduğunu, istenirse onların “yaşatılmayacağını” gösterirler. Bütün linç tehdidi boyunca linççi kalabalıklar polisle yanyana, içiçedir. Devletten bağımsız adım attırılmaz, devletin öngördüğü ölçüde tehditkâr, saldırgan olabilirler.

Kalabalıkların harekete geçirilmesi, “yaşatmayız!” ortamı, işin bir tarafı. Öbür tarafındaysa, güvence verilmeden, polis koruması ve desteği olmadan harekete geçemeyen sefil ruhluların beceremeyeceği ince işler, özellikle planlamalar var.

“Devlet yapıyor”, “hükümet yaptırıyor”, “AKP'nin marifeti” dendiğinde, tuhaf ama, olay âdetâ vahşetinden kaybediyor. Bu yüzden, bazı sorularla sahneyi aşıp kulise yaklaşmayı deneyelim hele:

Hangi HDP binasına veya faaliyetine saldırı olacağına kim karar veriyor?

Kimse tek başına bütün Türkiye'deki irili ufaklı illerde, ilçelerde her anki durumu bilemeyeceğine göre bir heyet sözkonusu olmalı; kimler bunlar?

Karar alıcılara özel olarak bu işler için, bu işlere uygun bilgi taşınması gerek ülkenin dört bir yanından. Bu ağın elemanları kimler? Sıradan AKP ilçe teşkilatı elemanları falan bu işi yapamaz. Kimler o halde? Jandarma? Polis? MİT? Beyaz Kuvvetler?

Bilmediğimiz derin devlet dalları kolları?

Bu kararlar bir toplantıda mı alınıyor, bu toplantı(lar) nere(ler)de yapılıyor?

Bu kararlar alınırken neler neler hesaba katılıyor? Meselâ, “bayrak yapma, stand devirme gibi işleri Uşak'ta, Isparta'da yapalım, ama insan öldürüp kitlesel çatışma çıkarmak için Mersin, Adana daha münasip” mi deniyor? Kim diyor, kim onaylıyor?

Acaba 17-25 Aralık sürecinde karşımıza çıkan ve ötekilerin yanında son derece ayrıksı duran, meşhur “yollarız adam, sallarız füze” toplantısı bu soruların cevaplarını bulmaya çalışırken bize ışık tutabilir mi?

Bunu bir şey bilerek veya kuvvetle tahmin ederek söylemiyorum. Hiçbir fikrim yok. Üstelik, askeriye tahakkümü devrinde olsa birşeyleri zihnimde çok daha doyurucu şekilde kurabilecekken şimdi bunu da yapamıyorum. Yukarıda belirttiğim gibi, bütün elemanlarıyla hükümetin değil de, görece dar bir kadronun bu işlerden haberdar olduğunu sanıyorum. “Özel birim kurduk” açıklamasını dar önderlik ekibinden Kültür Bakanı Ömer Çelik'in yapması manidar mıdır, bilemedim.

Devletin şu anda AKP önderliğiyle uzlaşmış görünen başka kısımları, memleketin ve toplumumuzun istikbalini fena halde baltalamaya yönelik bu sabotaj projesine mâlûm Kürt düşmanlığı nedeniyle seve seve katılmışlardır. Aksini düşünmek için hangi sebep var?

Yalnız bu defa işin bundan ibaret olmadığını da mutlaka düşünmeliyiz. Her nekadar iktidar ve hattâ muhalefetten birçokları HDP'de yoğunlaşan hareketliliği inatla yalnız “Kürtlerin partisi”, hattâ “dağdaki PKK'nin ovadaki sözcüsü” konumuna hasretmeye çalışsa da, durum böyle değil. PKK'yi onaylamadığı halde HDP'ye oy verecek çok insan var. Birtakım aykırı fikirleri açık yüreklilikle savunduğu için destekleyen var. Ezilenden yana diye seven var. Çoğulcu bir siyasî hayat fikrine ısınmaya çalışan ve bundan hoşlanan bir kesim var. Yani HDP, evet, bir yandan Kürtlerin partisi, ama öbür yandan tam da bu memleketin ihtiyaç duyduğu muhalefet hareketinin bir prototipi.

Dolayısıyla saldırıya uğrayan, yalnız Kürtlerin partisi değil, memleketin çoğulcu-demokratik istikbali. Önde Kürtlerin oluşu, devletin ve linççi kalabalıkların saldırılarını kolaylaştırıyor, meşrulaştırıyor, saldırı başkalarına yapılsa tepki gösterecek birilerinin sessiz kalmasına yolaçıyor.

Adana-Mersin bombalamalarından sonra çeşitli AKP “unsurlarının” aldığı tavra bakınca aklıma şöyle bir soru geldi, onu da ekleyeyim: Acaba bu iki katliam girişimi, işlerin, bir tür sınırlı sorumlu saldırı politikası yürütmek isteyen AKP'nin aklıevvellerinin elinden de kaçabileceğine mi delalet? Mâlûm, iş sabotaja, cinayete, katliama gelince, unsurlardan unsur beğen, bizim devlette...