"Seçime giderken" araştırması - Bazı tesbitler

Koç Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu'nun liderliğinde yapılan araştırmanın sonuçlarından birisi katılımcıların çoğunun Meclis'i, seçimleri kaldırıp, ülkeyi "rahat ve çabuk karar vererek" yönetecek "kuvvetli lider" istemediğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, üç kişiden ikisi Tayyip Erdoğan'ın hayat amacını bir türlü benimsememiş.

Açık Toplum Vakfı, Koç Üniversitesi ve ABD Ohio Devlet Üniversitesi’nin desteğiyle Koç Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Çarkoğlu’nun liderliğinde yapılan Haziran 2015 Seçimlerine Giderken Kamuoyu Dinamikleri başlıklı “seçmen eğilimleri araştırması”nın sonuçlarıyla haşır neşir oldunuz, tahmin ediyorum, benim bu yazımı okuyana kadar. Henüz iki hafta önce tamamlanan araştırma kapsamında, 49 ilde 2 bin 201 katılımcıyla görüşülmüş.

“Doğu”dan Tunceli, Bingöl, Muş, Bitlis, Siirt, Şırnak, Hakkari, “kemik Orta Anadolu”dan Aksaray, Kırşehir, Çankırı ve Sivas kapsama niye alınmamış, mana veremedim. Tunceli'yi başka neresi temsil edebilir ki? Kezâ Bingöl, Hakkâri, başka yere benzemeyen, özel illerdir. Nükleer tehlike nedeniyle yerleşik bir sürü şeyin -muhtemelen dünya görüşlerinin, tavırların da- altüst olduğu Sinop niye merak edilmemiş, onu da anlayamadım. Ancak bu ciddî bir araştırma ve yürütenlerin bir bildiği vardır diye umuyorum.

(Araştırmanın hepsini -.pdf olarak- indirip, köşeyazarı ahkâmına maruz ve mecbur kalmadan, kendiniz dilediğiniz gibi inceleyebilirsiniz. Şu adreste: http://goo.gl/oKcQsf)

Başta da belirttim, araştırma sonuçlarından haberdar olduğunuzdan haberdarım. (Yok hükmündeki kararı yok hükmünde sayan mahkeme gibi yapmayı becerebiliyorum, gördüğünüz üzre.) İlgimi çeken, sizin de dikkatinizi çeksem hayırlı olacağını sandığım noktaları yine de toparlayayım, bulunsun istedim.

- En önemli sorun olarak “işsizlik, geçim sıkıntısı, yoksulluk” gösterilmiş. Bu beklenebilir. Ancak toplamda karşımıza çıkan “sorunlar sıralaması”, her şeye rağmen, “özgürlükler-baskılar” başlığı altında toplanabilecek meselelerin, “hayat tarzı” gibi “kültürel” dertlerin, toplumun bütün hücrelerinde yaşanmadığını hissettiriyor.

“Terör, ulusal güvenlik” gibi bir başlık, “ekonomik istikrarsızlık, kriz vs”nin -birkaç yıldır olduğu üzre- yine gerisinde. Kısmen unutmaya çalıştığımız, kısmen de genç nüfusumuzun hiç yaşamadığı korkunç günleri hatırlayınca, bu başarı sayılır. Dolayısıyla seçim beyannamesini matbaaya gönderirken çözüm sürecini yolda düşürmek pek de isabetli bir tercih değil, iktidar partisi açısından.

- “Eğitim”in ne büyük mesele olduğu hâlâ fark edilmemiş, “sağlık, sosyal politika” neredeyse bütünüyle halledilmiş, lafı edilmeye bile değmez görünüyor, “rüşvet, yolsuzluk” meselesi de hayli gerilerde, sağlıktan biraz daha fazla mevzu yapılmaya değer, öyle anlaşılıyor. Genel toplumsal bilinç bakımından iç karartıcı.

- Seçmenlerin “terör, ulusal güvenlik” başlığına “en önemli sorun” payesini layık gören kısmı, bu sorunu en iyi AKP'nin çözeceğini düşünüyor (yüzde 55). Buna karşılık, sorunu “Güneydoğu, Kürt sorunu, Barış süreci vs.” diye tanımlayanlar, “çözümcü” olarak HDP'yi gösteriyor (yüzde 61). Burada da AKP'nin bir yüzde 28'i var. Ancak nasıl “terör, ulusal güvenlik” dendiğinde HDP'nin esamisi okunmuyorsa, “barış” dendiğinde de hemen kimse CHP ve MHP'nin yüzüne bakmıyor. Ayrım çok keskin. İzah, olguyu tersten okumakta mı: CHP'liler ve MHP'liler arasında meseleyi “Kürt sorunu, Barış Süreci vs.” diye tarif edenlerin azlığında mı?

- Genel olarak memleketimizde demokrasinin işleyişinden ne derece memnun oldukları sorulduğunda, 2006'da, toplumun büyük çoğunluğu, “eh!” diyormuş: memnun olan-olmayan oranları yüzde 35-40 arasındaymış. (Bu tür sorular karşısında, aslında “böyle bir derdi yok” manasındaki “fikri yok” kategorisi hayli yekûn tutar, bilirsiniz.) Memnunsuzlar artışa geçmiş, 2008'de toplumun yarısına ulaşmış, sonra düşmeye başlamış. Memnunların yüzde 40'ın üstünde gezindiği dönem, 2011-2013 yılları arası. Ancak 2011'den ’13’e, memnunsuzlar da yüzde 33'ten 39'a çıkmış. Nihayet bugün yüzde 45 olmuşlar. Araştırma, demokrasi adı altında maruz bırakıldığımız ucûbeden AKP'lilerin, başka seçmenlere göre çok daha memnun olduğunu gösteriyor.

Farkındaysanız bu istatistik başlı başına rezalet. Görüp gördüğümüz en ferah zamanda bile Türkiye'de insanların yüzde kırkını memnun edebilecek demokrasi var mıydı?

- Sahici demokrasiyi boşverelim, bir başka parallelliğe dikkat edelim: Sözkonusu memnuniyetin zirve yaptığı 2011'de, seçmenler, Türkiye'de insanların “ne düşünürlerse serbestçe, çekinmeden dile getirebileceklerine” ilk defa yüzde 46 oranında ihtimal vermişler. Daha önce, 2007'de buna evet diyebilenlerin oranı yüzde 38'miş, şimdi yine buraya düşmüş.

Ancak AKP seçmenlerinin yüzde 64'ü, insanların bugün düşündüklerini çekinmeden her zaman dile getirebileceklerini veya bunu “genellikle” yapabileceklerini iddia ediyor. Sorunu tesbitte bu taban tabana zıtlık, sorunun hallini de olağanüstü zorlaştırıyor haliyle.

- Üstüne üstlük, demokrasi nedir, hiç tanımadığımız ortada. Devletin insan haklarına “biraz saygılı” olduğunu düşünenler, 2007'de, toplumun neredeyse yarısıymış (yüzde 48)! Yüzde 35'lik kesim de, gerçekçi, yani “hiç” veya “pek” saygılı olmadığı görüşündeymiş. İkincilerin oranı bugün yüzde 45. “Biraz”cılar da yüzde 32. Her dönemde “çok saygılıdır” diyen yüzde 16-18'lik şahane vatandaş grubuna bu zerzevatlık sanırım anababadan geçiyor.

- İlginç bir şekilde, bileşik otorite moleküllerinden yapılma kurumlardan meydana gelen toplumumuz, Meclis'i, seçimleri kaldırıp, ülkeyi “rahat ve çabuk karar vererek” yönetecek “kuvvetli lider” istemiyor. Gerçi “hiç desteklemem”ciler sekiz yılda yüzde 66'dan 55'e, “pek desteklemem”ciler, 16'dan 10'a düşmüş, toplamda yüzde 82 bu fikre tamamen karşıyken bu cephe yüzde 65'e gerilemiş. Yükselen desteğin Erdoğan'a bağlılıktan kaynaklandığı açık. Yine de üç kişiden ikisi Tayyip Erdoğan'ın hayat amacını bir türlü benimsememiş.

Bu konuda elbette partilerine göre ayrışıyor seçmenlerin tavırları. İlginç olan Reis'in mahalle. AKP'li seçmenin anca yüzde 43'ü sevebilmiş bu işi. Buralarda bir duvar var sanki. “Öyle diktatör istemiyoruz” gibi bir şey..? “Tamam, başımızda ol da, icap ederse indirebilelim” gibi bir şey?

On HDP'liden dördü başkanlık fikrine kesin karşıyken üçünün “iyi olur” demesini neye bağlamalı? “Başkan” kavramının Ankara ortamında değil de dağ havasında kazandığı mitoslaşmış anlamın burada etkisi var mıdır? Bilemiyorum.

“Diktatör istemiyoruz” meselesinde -olumlu anlamda- kurcalanması gereken yanlar var.

Araştırmanın başka bir yerinde, seçmenlerin yüzde 60’ının yeni anayasaya ihtiyacında birleştiğini (sahiden birleşiyorlar, hepsinde en az yüzde 60, HDP'de yüzde 80) öğreniyoruz. Yaklaşık üçte ikisi (yüzde 66), bunun için, iktidar ve muhalefet partilerinin anlaşması gerektiğini düşünüyor! Görünene bakıldığında beklenmeyecek bir olgunluk. (Ancak 2011'de daha olgunmuşuz, bu oran yüzde 71'miş.) Dahası var. “Peki, Meclis’te çoğunluğu olan parti ne düzenleme istiyorsa yapsın mı?” diye sormuşlar, on kişiden sadece ikisi, “olur” demiş. “Çoğunluk istediğini yapar”cıların bu oranı iktidar partisi içerisinde yüzde 31’e çıkıyor. Sevinebilirsiniz, İslâmcılar, en tahakkümcü sizsiniz!

- Araştırmadan AKP hakkında çıkabilecek en ilginç yargılardan biri, “başarı” istatistiğinde saklı. 2015 itibarıyla, iktidar partisinin başarılı görüldüğü üç -evet, toplam sadece üç- konu var. Bunlardan ilki, “sağlık hizmetleri”, mâlûm. İkincisi, mâlûmun ötesi: “başörtüsü sorununu çözmek”. Fakat üçüncüsü ne? Evet, şu: “kentsel dönüşüm”. Birçoğumuza âdetâ bir işgal ordusunun girip bir ülkeyi mahvetmesi gibi gözüken şey, milyonlarca insana başarı olarak gözükmüş!? Şimdi takılamıyoruz, kurcalamalıyız.

Başarılı olunan üç konu başlığına karşılık, başarısız olunan tam on iki başlık var! Ve bunlar, işsizlik, Kuzey Irak-Suriye politikası, rüşvet-yolsuzluk, yoksulluk, AB üyeliği, Çözüm Süreci, ekonomik büyüme, hukukun üstünlüğü, kadın hakları, terörün azaltılması, çevre, eğitim gibi sorunlara dair, gayet okkalı başlıklar!

Bu durumda, insanların kime niye oy verdiğine, siyaset dediğimiz şeyin sahiden siyaset olup olmadığına dair bir tartışma da gerekli hale geliyor.

Ve bitirmeden bir not:

Araştırmanın Kürt sorununa ilişkin sonuçları, başlı başına ele alınmayı gerektiriyor. Ben burada olabildiğince genel bir manzarayı aktarmaya çabaladığımdan, o derinliğe inemedim. (İnanın denedim, yazıya hazırdaki pikseller yetmedi.)