Siz de geçip bi bu taraftan bakın hele

Paralı pullu polisli elmaslı ayrıcalıklı azınlığın değil 40 lira için kamyonet kasasında can verenlerin açısından bakılırsa; ısrarla, inatla, azimle, kararlılıkla bu açıdan bakılırsa; belki üç-beş günde ve belki 2015 Yunanistan'ında değil, ama bir süre sonra birtakım çareler bulunur, insanlık bugünkü yüz kızartıcı varoluş halinden kurtulabilir.

Yunanistan tartışmasında benim gibi “iflah olmaz naifler”i gerçekçiliğe davet edenlere derdimi anlatmayı bir türlü başaramıyorum. Sorun bende olmalı, diyerek, bir daha deneyeceğim.

Olayların somut, gündelik olayların akışı diye bir şey var. Yunanistan'da yarın sabah veya gelecek hafta veya gelecek aybaşında neler olacak, neler olmayacak, bunlar elbette hayatî önemde. Hem bütün gözü dönmüş Avrupalı kapitalistleri, bankerleri, CEO'ları, bilumum musibeti garez ve öfkeyle Yunanistan'ın üzerine saldırtmayacak hem de Yunan halkına bir an önce nefes aldıracak adımlar akıl edilebilir, atılabilir mi, şüphesiz bunlar acil pratik sorunlar. Derhal atılabilecek bazı somut adımlar var mıdır, öncelikle bunların ele alınması zarurî.

Fakat sanki, bunlar yok, diyoruz! Sanki, herkes Marx okusun, ertesi gün işler düzelir, diyoruz. Hayır, böyle bir şey demiyor, Yunanlıların “hayır!” demesine sevinenler(in en azından kendimi de kattığım kısmı). Şu anda hiçbirimizin hoşuna gitmeyecek bazı şeylerin yapılması gerekiyor olabilir; bundan sözetmiyoruz ki. İnsanlar haysiyetlerine sahip çıktı, bunu takdir ediyoruz.

Bunun ötesinde söylenen, hiç de anlaşılmayacak karmaşıklıkta, şaşılacak tuhaflıkta veya dudak bükülecek uçuklukta değil. Beşiktaş'tan mı Üsküdar'a, Üsküdar'dan mı Beşiktaş'a bakıyorsun, bunun kadar basit bir şey. Hangi yakadasın, yani.

Meseleye, hayatın değiştirilmesi teklif dahi edilemez gerçeği olarak sunduğunuz mevcut uluslararası ekonomik düzen açısından, yani Avrupalı kapitalistler & bankerler açısından bakmanız şart mıdır, diye soruyoruz. Siz de diyorsunuz ki: şarttır. Neden?

Evet, neden şarttır? Bu ekonomik düzeni Allah mı kurdu? Hıristiyanlar daha kalabalık, onlarınkiler, baba, oğul, kutsal ruh, elele verip mi kurdular? Yahudi dini daha eski, onların Yehova'sı (isim tartışmalarından habersiz değilim, kolaylık olsun) kurmuştu da berikiler gelip üstüne mi oturdu? Bütün dinlerin ana hikâyelerini aparttığı Gılgamış Destanı'nda geçmiyor, bildiğim kadarıyla.

Kimse kurmadı. Oluştu. Para diye bir değişim aracı icat edildi, bu birilerinin elinde birikti, birileri topraklarını şöyle değil böyle işledi, birileri şuradan şuraya göçtü, birilerinin hükmetme tarzına birileri itiraz etti, topraklar, yetkiler paylaşıldı, birileri üretimi doğrudan etkileyen icatlar yaptılar, gemiler inşa, ateşli silahlar imal edildi, birileri bunları ve başka insanları mülk edindi, birilerini silah zoruyla madenlere sürdüler, birilerini aç bırakıp çoluk çocuk fabrikalara soktular... Böyle böyle, güç ve iktidar sahiplerinin zorlaması, kendi aralarında çekiştirmesi, ezilenlerin isyanlarıyla bazen bir denge bularak, bazen bulamayarak, muktedir olmayan çoğunluğun içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı düzenler oluştu. Giderek, insanlığın önce farkında olmadan meydana getirdiği, sonra bilerek icat etmiş gibi yaptığı, sonra da tapmaya ve hayatın yegâne gerçeği sayıp herkesin hükmü altına girmesini sağlamaya uğraştığı “ekonomi” diye bir kollektif modern din -veya bizzat ilah- kavramlaştırıldı.

Ekonomi, insan varoluşunun yegâne gerçeği değildir. Dünyadaki değer ve zenginlik üretiminin, para ve iktidar sahibi sınıfların denetiminde, onların konumunu sağlam tutacak, daha avantajlı ve zengin olmalarını sağlayacak tarzda yürütülmesinin adıdır. “Görünmeyen el” diye bir şey yoktur. Kimin eli kimin neresinde, en ince ayrıntısına kadar bellidir.

Evet, görünmeyen birileri vardır, çünkü onlar adına önde başkaları iş görür. Koç veya Sabancı eline cop alıp da işçilerin üzerine saldırmaz. Uluslararası tekellerin hissedar ve yöneticilerine sergide, konserde rastlayabilirsiniz; Afrikalı çocukları boğaz tokluğuna işe koşan, döven söven, onlar değildir. Çıkarılan elmasları kol saatlerinin içinde, boyunlarında, kulaklarında taşıyanlar onlardır.

“Serbest piyasa” diye bir şey yoktur. Piyasa, açıkça, sermayenin yoğunlaştığı, -görünsün görünmesin- elleri kolları her yere uzanan güçlü tekellerin, ulusal devlet sınırlarını çoktan geçersizleştirmiş şirketlerin egemenliğindedir. Serbest piyasa, fenalıktan değil, kapitalizmin iç mantığı icabı zaten imkânsız bir şey, belki bizim değil de o tarafın naifleri için bir ütopya, ama daha çok bile bile söylenen bir yalandır. İspanyollarla Portekizliler, katilleri hapisten salıp, altın için her gaddarlığı yapmaya hazır sözde soyluların yanına katıp Güney Amerika'ya yollamasalar, onlar da insanları köpeklere parçalatmasalar, kafalarını kesmeseler, gözlerini oymasalar, bu bildiğimiz haliyle serbest piyasa falan oluşamayacaktı.

Peki, bunları geçelim, kavramı ciddiye alalım. Piyasanın serbest diye nitelenebilmesi için, kapitalizmin en pişkince, en yüzsüzce yalanı uyarınca, işçinin de işgücünü satma konusunda kapitalistlerinkine benzer bir serbestliğe sahip olması önkoşuldur. Oysa kapitalist piyasanın varlığı için fiiliyatta başka bir önkoşulun geçerli olduğunu görüyoruz: Kapitalizmin ucundan kıyısından varlık gösterdiği her yerde, ilk iş, bir yedek işgücü ordusu, bir işsizler ordusu oluşur. Kısa süren “altına hücum” dönemleri dışında, piyasa derhal, işçilerin bu güya varsayılmış serbestliğini ellerinden almanın gereğini yapar. İşçilerin “serbest piyasa”da ücret pazarlığı yapabilmelerinin tek koşulu örgütlenmeleridir. Bu da hiç mi hiç serbest sayılmayacak yöntemlerle önlenir, gerekirse kan dökülür. Serbest olan tek şey, işçinin de işgücünü kime isterse satabileceğine dair yalanı sürdürmektir. Hele bugün, sermayenin -hâlâ ulusal devletlere bölünmüş olan- dünya üzerinde rahatça dolaşabildiği, işçilerinse -basitçe- dolaşamadığı yeryüzünde, serbest piyasadan sözeden, direkman yalan söylüyordur.

Hayatın gerçekleriyse, bunlar daha temel, daha uzun vadeli, Yunanistan'ın güncel sorunlarından çok daha fazlasına, çok daha derinlerine, çok daha acı vericilerine yolaçmış gerçekler.

Bugün hiç de vicdansız sayılmayacak, aklı başında pek çok insan bize “hayatın gerçekleri” diye acımasız neoliberal dünya düzeninin şusunu busunu dayatıyorsa, bunu kötülüklerinden yapmıyorlar. “Hakikat = ekonomi” denklemi, modern dünyanın dinidir. Ve bu rasyonel, belki ateist insanlar, aslında dindardırlar. İnsan eliyle değiştirilemeyecek bir nizam-ı muazzam içerisinde yaşadığımıza inanıyorlar. Tanrı kimdir? Peygamber? Wall Street mi? Şura sistemi mi öngörmüşler meğerse?

Şura da şura diye bağırıp çağıran, ama nedense her yerde zalim diktatörlere, mutlakçı yöneticilere biat eden Müslümanlarınkine benzer bir çaresiz vaziyet. Tapınılan şey “serbest piyasa”, ama bunun için ille hep aynı yerden gelen söze uymamız gerekiyor.

Demek istediğim son derece basit: Paralı pullu polisli elmaslı ayrıcalıklı azınlığın değil 40 lira için kamyonet kasasında can verenlerin açısından bakılırsa; ısrarla, inatla, azimle, kararlılıkla bu açıdan bakılırsa; aksinin bir tür “insanlığa karşı suç” olduğu kabul edilirse, belki üç-beş günde ve belki 2015 Yunanistan'ında değil, ama bir süre sonra birtakım çareler bulunur, insanlık bugünkü yüz kızartıcı varoluş halinden kurtulabilir. Yani bir bakış açısı meselesinden sözetmeye çalışıyorum.

(İnsanca, temiz bir bakış açısını bulandırmada, kapitalizme itiraz ve isyanı zayıflatmada, kapitalizmi ehven-i şer göstermede, bizzat itirazcı ve isyancıların, özellikle eline iktidar geçirenlerinin kabahati olmadı mı? Elbette oldu. Çok. Bu, mevcut insanlık dışı vaziyeti meşrulaştırmaz.)