Tekzip yiyen Sultan Murad medeniyeti

İnsanın tepesi atıyor! Kimdir yahu bu "Bölge Muhafaza Gücü"! "Suriye Muhalefeti Kuvvetleri" kim? Aralarında Türk askeri de mi var, bilinmeyen, Sultan Murad'ın ılımlı torunları mı? Çok istediğiniz bölgeyi şimdilik size bırakan, iki adım sonra ne yapacağını asla bilemeyeceğiniz El Kaide mi?

El Nusra (El Kaide), Suriye'de Türkiye'nin fiilen elkoymaya çalıştığı bölgeden çekilme kararı aldı, bunu yer yer ne dediği pek anlaşılmayan bir duyuru ile ilan etti. Anlaşılabilen şuydu: Şu anda Türkiye ile savaşmak istemiyoruz; sahadaki öbür örgütlere de önceliklerini, koşulları gözden geçirip akıllıca davranmalarını öneriyoruz. Yani: Şimdilik önlerine çıkmayalım, bölgede IŞİD'i yesinler, sonra bakarız.

Ankara'nın gözdesi Ahrar-uş Şam, Türkiye'nin Suriye'den parça koparıp “muhaliflerin” denetimine verme planını coşkuyla karşıladı. Böylece, Türkiye'nin başka bir ülkeye fiilî müdahalesine yeni kanıtlar oluşturdu. Üstüne, Ankara, Suriyeli Türkmenlerden oluştuğunu ileri sürdüğü Sultan Murad Tugayı'nı kendi sınırından Suriye'ye soktu.

Ancak eğer Esad devrilmezse Türkiye'nin başına ciddî bela açabilecek bu sınır ihlalini (veya işbirlikçiler kullanarak yapılan bir nevi istilayı) gerçekleştirirken bu tugay, Türkiye Cumhuriyeti bayrağı sallamak gibi hoş bir incelik yaptı. Bu yüzden önce doğrudan Türk ordusu Suriye'ye giriyor sanıldı. Bunun böyle olmadığı ortaya çıktıysa da, karşımızdaki gerçek şu: Suriye'ye, TC bayrağı sallayan bir silahlı grup (örgüt), TC hükümetinin yardımıyla, TC sınırlarından girmiş bulunmaktadır. “Bulunuyor” değil “bulunmaktadır” dedim ki, şu ana kadar ciddîye almayanlar da alsın.

Başımızdaki -maktadır derdi bundan ibaret de değil. Sultan Murad'çıların arasında sahiden Türk askerlerinin -herhalde birtakım özel elemanlar falan- bulunduğu söylentisi de aynı şekilde, -maktadır. Bu tür söylentilerin ortalıkta dolaşması bile yeterince -maktadır.

Bunun doğru olduğunu, bu askerî personelden bazılarının savaşta hayatını kaybettiğini, kimliklerinin belirlendiğini veya mazallah bazılarının birilerinin -IŞİD, muhtemelen bir süre sonra çatışılacak El Nusra, belki irili ufaklı başka cihatçı örgütler, çeteler ve mazallahın da mazallahı, Suriye ordusu, yani Esad!- eline esir düştüğünü varsayalım... Yok! Saymayalım, daha iyi.

Sultan Murad tayfasının “IŞİD'den arındırılmış bölge”yi başka bazı insanlardan, meselâ, Alevilerden, Nusayrilerden de arındırmak istemesi çok mu ihtimal dışı? Kesinlikle değil. Türkiye oraya, çatışmayı yayabilecek, kan davalarını artıracak bir hançer soktu. Bu tür katliamlar olursa kaçınılmaz olarak sorumlu tutulacaktır.

“Ne olmaktadır?” arayışındayken, ABD öncülüğündeki koalisyon jetlerinin Atme'de Ceyş El-Sunna örgütünü ve muhtemelen sivilleri vurduğu, yaralıların bazılarının Türkiye'ye taşındığı yollu haberler duyuldu. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu'nun “güvenli bölge”nin enine boyuna dair (kilometre olarak) ölçü verdiğini okuduktan sonraydı. Sinirlioğlu'nun “güvenli bölge” tarif ettiği bu demeç, ABD'den tekzip yedikten sonra yalanlandı. Yalanlama öncesinde, Sinirlioğlu'nun “DAEŞ veya PYD güvenli bölgeye girerse hem ABD hem Türkiye tarafından vurulur” dediği aktarılmıştı bize.

ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Toner, kabaca “bölge falan yok, sadece IŞİD'i oradan çıkarma çabaları” var diye özetlenebilecek açıklamasında, “güvenli bölge, güvenli alan” gibi kavramları telaffuz etmenin manası ve dayanağı olmadığını belirtmişti. ABD dışişleri bizimkini, sonra bizimki yine bizimkini tekzip etmişti.

Olan bitenler de birbirlerini tekzip ediyordu. Ankara'nın izniyle İncirlik'ten kalkan uçak “Sünni Ordusu”nu vuruyor, yaralılar Ankara'nın izniyle Türkiye'ye taşınıyor, böyle olmasa bile ilk anda herkes böyle olabileceğini düşünüyordu.

“Ne olmaktadır”dan “neler olmaktadır”a yatay geçiş yaptığım sırada, şüphesiz bu yolda rastlamasam pek acayip kaçacak olan Başbakan Ahmet Davutoğlu karşıma çıkmıştı. Ortadoğu'da Asr-ı Saadet'e uygun bir İslâm medeniyeti kurmakla meşgûl olan başbakan, bu meşguliyetinin arasında, TC kara ordusunun Suriye'ye girebileceği ihtimaline kulaklarımızı alıştırmaya çalışıyordu. Davutoğlu önce, “Suriye'den kaçan insanlar için güvenli bölge”den sözetmiş, sonra, Türkiye'nin “bazen hava kuvvetlerini bazen diğer kuvvetlerini” kullanabileceğini söylemişti.

Bu esnada, Davutoğlu ile bağlantı kurabilmek için meğer yine hayal âlemine geçilmiş. Başbakanın yeni masalına göre, Afganistan, Kafkaslar, Kuzey Afrika, Avrupa, Endonezya, Filipinler ve daha kimbilir nerelerden gelen savaşçıların akın akın Suriye'ye geçip cihatçı saflarına katılmasından, sınırlarını bunların geçişine açan Türkiye değil “uluslararası toplum” sorumluymuş.

Trans haline özgü rüyalardan birinde Davutoğlu, “Suriye'deki ılımlı güçler yeterince kuvvetli olursa, Türkiye dahil diğer ülkelerin kara askeri gönderme gereği olmaz” derken görülüyor.

Şu ana kadar aktardıklarımı biraraya getirince, neler oluyor, onu dahi anlayamıyoruz. Niye? Çünkü hayatî iki handikapımız var: İlkin, bilgilerimiz yetersiz, çünkü hakikat bizden gizleniyor, bize mütemadiyen yalan söyleniyor. İkincisi, hakikatle aramıza elektrik verilmiş teller, üstü cam kırıklı duvarlar çeken şahıs, tamamen kendi imalatı bir hayal âleminde yaşıyor. Dolayısıyla, onun zihninde pekâlâ birarada bulunabilen birtakım unsurlar bizim zihnimizde yanyana gelince su kaynatmamıza yolaçıyorlar.

Amerikan dışişleri sözcüsünün, “Herhangi bir cins bölgeye dair bir anlaşmamız yok” tekzibine [ http://goo.gl/PJuyJL ] maruz kalanın şöyle bir yalanlama yayımlaması, olan biteni anlamaya çalışan herkes gibi nâçiz köşeyazarınızı da çaresiz bırakıyor, değerli okurlar:

“...DAEŞ'ten arındırılacak söz konusu bölgenin kontrolünün ve korunmasının Suriye Muhalefeti Kuvvetleri tarafından yapılacağını ifade eden Sinirlioğlu, Suriye muhalefeti unsurlarının oluşturacağı Bölge Muhafaza Gücü'ne gereken hava korumasını ve desteği ABD ve Türkiye'nin sağlayacağını kaydetti. Diplomatik kaynaklarca, bunun dışında Sinirlioğlu'na atfen yayımlanan hususlara itibar edilmemesi gerektiği...”

Dışişleri müsteşarı, Bodrum plajlarında mayolu görüntüsü kovalanan, ağzına bin türlü laf oturtulan bir magazin şahsiyeti değil. “Ona atfedilen” o laflar nereden çıktı öyleyse? Dışişleri müsteşarı adına birisi gazetecileri gazladı o halde..? Kim bu? Neresinden çıkarmış “güvenli bölge”leri, “hem ABD vurur hem biz vururuz”ları?

İnsanın tepesi atıyor! Kimdir yahu bu “Bölge Muhafaza Gücü”! “Suriye Muhalefeti Kuvvetleri” kim? Aralarında Türk askeri de mi var, bilinmeyen, Sultan Murad'ın ılımlı torunları mı? Çok istediğiniz bölgeyi şimdilik size bırakan, iki adım sonra ne yapacağını asla bilemeyeceğiniz El Kaide mi? Başından beri besleyip büyütmeye çalıştığınız, ancak bölgede etkin din adamlarınca “NATO üyesi laik Türkiye'nin Müslümanlara karşı savaşına” karşı döndürülebilecek Ahrar-uş Şam mı? (Örgütün dışişleri sorumlusuna Batı gazetesinde yazı yazdırma fikri sizin başınızın altından çıkmadıysa, adamların ipleri sandığınız kadar elinizde değil demektir.) “Özgür Suriye Ordusu” kimdir, kimlerdir; var mı üç günde bir değişmeyecek bir terkibi sayıp dökebilecek olan?

Seçim hesabı tutmuyor, verilecek geçmiş hesaplar korkutuyor, memlekette içsavaş çıkaracak, insanları birbirine kırdıracak yollara gözlerini kırpmadan sapıveriyorlar. Yetmiyor, sınır dışında öyle işlere bulaşıyorlar ki, dehşeti vahşeti kaç kuşağın geleceğini karartabilir. Ellerindeki iktidar nedeniyle kaderi kendilerine bağlı insanlara karşı böylesine hoyrat, böylesine düşüncesiz, böylesine şuursuz siyasetçiler çıkardığı için Türk İslâmcılığını huzurlarınızda bir defa daha kutluyorum.

NOT: Yazımı yazıp gönderdikten sonra, Dışişleri'nin, "Atme'yi vuran uçaklar İncirlik'ten kalkmadı" açıklaması yaptığını gördüm. Bu, durumu daha da karmaşıklaştıran, Suriye konusundaki Ankara-Washington ilişkisini daha da ciddî sorgulamayı gerektiren bir gelişme.