Utanmamız da mı yok?

Hacı Birlik. Yaralı yakalanıyor, üzerine yirmi sekiz kurşun sıkılarak öldürülüyor. O arada HDP milletvekili Leyla Birlik'e "gel de kayınbiraderini al" diye mesaj atılıyor... Anlıyoruz ki, ortada sadece organize bir özel vahşet operasyonu yok, bunların yayımlanması da işin parçası.

Çok korkunç şeyler yaşıyoruz.

Evet. Çok sıradan laf. Başka kelimeler bulamıyorum. Öyle şeyler yaşıyoruz ki, akıl ve ruh sağlığı yerinde bir toplum olsak her şeyi durdurup bunları halledip hayata ancak öyle devam edebilmemiz gerekirdi. Ama biz devam edebiliyoruz. Çünkü tek eksiğimiz akıl ve ruh sağlığı değil.

Varto'da çatışmada öldürülen HPG gerillası Ekim Wan'ın (Kevser Eltürk) ölü bedeninin çırılçıplak sokağa atılmış halde teşhir edilmesi, ülkede “hayatın olağan akışı”nı aksatmadı. Hacı Birlik'in cenazesinin Özel Harekât aracına bağlanıp galiz küfürler eşliğinde sürüklenmesi de vicdan sahibi az sayıda insanın infialiyle sınırlı tepkiye yolaçtı. Son olarak Bismil'de göğüs bölgelerine, başlarına onlarca mermi sıkılmış, birinin de başı koparılmış dört gencin görüntüleriyle karşılaştık. Hayat devam ediyor.

Oysa etmemeli. Biz insanlardan oluşan bir toplumsak, edememeli. Hep beraber durmalıyız. Bu vahşetleri yapanların yakasına yapışılmalı, yargılanmalı, cezalandırılmalılar, bunu talep etmeliyiz. Kürtlerin eşit hak ve özgürlük taleplerini benimsemeyenler de bu talebe katılmalı. “Beni temsil eden devlet bu iğrenç yaratık olamaz!” demeliler.

Demiyorlar. Demezler.

Oysa az buçuk gelişmiş, oturmuş, normal bir toplum hayatı veya az buçuk hukukun varolduğu bir yerde aksi düşünülemezdi.

(Değerli okurlarım, içimden geçeni kovmak, kendimi dizginlemek için muazzam çaba sarf ediyorum. Gözümün önünden gitmiyor: göğsünün ortayeri kıpkırmızı, başsız bir gövde. O başsız, biz onursuz. Yine de, feryadı bastırıp, belki gidişatı düzeltebilecek birilerinin işine yarar umuduyla ve hiç değilse kayda geçsin diye, insan içine çıkabilecek, mâkûl ifadelerle devam etmeye çalışacağım. Bilin ki hakikatim bu değildir.)

Hacı Birlik. Yaralı yakalanıyor, üzerine yirmi sekiz kurşun sıkılarak öldürülüyor. O arada HDP milletvekili Leyla Birlik'e “gel de kayınbiraderini al” diye mesaj atılıyor. Hacı'nın cenazesi başında toplu fotoğraf çektiriliyor. Eli kolu bağlanıp düzgün sürüklenecek hale getiriliyor. Araca bağlanıyor. Sürüklüyor ve videosunu çekiyorlar. İnsanı yaşadığına pişman eden bir soğukkanlılıkla, galiz küfürler ediyorlar. Seslerinden hiç de öfkeli olmadıkları, büyük korku atlatmış birilerinin heyecanına falan da sahip olmadıkları, her şeyi son derece bilinçli yaptıkları anlaşılıyor. Akrep denen uğursuz araca bağlanmış cenaze fotoğrafı sosyal medyada yayılıp buna karşı bazı enayilerin beceriksizce rötuş hamlesi gelince, cani ekibi, “mesaj bulanıyor” kaygısıyla videoyu yayımlayarak herkese meydan okuyor. Başbakan çıkıp “kabul edilemez” diyor. Ama açığa alınan tek Özel Tim'ci yok. Anlıyoruz ki, “dokunulmazlar” devrede.

Ardından Bismil katliamı geliyor. 1990'ların resmî katliam örgütü JİTEM'in adını kullanan aynı hesap (aynı hesap!!!), bu defa korkunç vahşice katledilmiş dört gencin fotoğraflarını yayımlıyor.

Anlıyoruz ki, ortada sadece organize bir özel vahşet operasyonu yok, bunların yayımlanması da işin parçası. Hattâ belki bu kadar çileden çıkarıcı vahşet, özellikle o görüntüleri oluşturmak ve yayımlamak için yapılıyor.

Bunu yapanlara, eğer isterse, devlet hemen ulaşır, engel olur. Olmuyor. Bulmuyorlar, engel olmuyorlar. “Dokunulmazlar” devrede.

Selahattin Demirtaş, onları şöyle tarif etti:

“Silvan da, Bismil'de, Şırnak'ta, Diyarbakır'da ve benzeri yerlerde gerçekleşen infazlar özel bir ekip tarafından yapılıyor... Genelde bunlar o şehrin dışından gönderilen özel ekipler. Hepsinin özel plakasız araçları var. Hepsi aynı marka. Muş'ta, Şırnak'ta, Van'da, Diyarbakır'da benzer araçlar kullanılıyor. Küçük operasyon ekipleri ve nereye bağlı oldukları belli değil. O şehirde ne vali, ne kaymakam ne de emniyet müdürünü takmıyorlar. Geliyorlar infazı yapıp gidiyorlar. Fotoğraflarını ve görüntülerini çekip yayınlıyorlar.”

Demirtaş'a göre bu seferki “dokunulmazlar”ın kimliği farklı: “Onlar böyle illegal, derin devlet, yasadışı gruplar falan değil. Bizahati Ankara'dan istihbarat ve Saray tarafından örgütlenen ve gönderilen ekiplerdir.”

Belki de on binlerce insanın yaşadığı koskoca ilçelerin ardarda zırhlı araçlarla abluka altına alındığı, elektriklerinin, sularının, telefonlarının (GSM dahil), internetlerinin, yani dünya ile bağlantılarının kesilip havan atışlarına hedef yapıldığı, evlerinin tarandığı, yakıldığı günlerde (Celal Başlangıç'ın aktardıklarını lütfen okuyun: http://goo.gl/eWyIiB) ülkenin gerikalanında sosyal medyanın engellenmeyişi üzerine de düşünmeliyiz. Acaba bu kirli propaganda için mi korunuyor sanal kamusal alan?

Çünkü operasyonlar sadece vahşet görüntülerinin yayımlanmasıyla sınırlı değil. O alçakça katliam propagandalarıyla aynı anda devreye giren bir sosyal medya faaliyeti var. Organize izlenimi veriyor.

JİTEM'in “beyni”, MİT Müsteşarı, Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, televizyonda, herkesin gözü önünde, “faili meçhul cinayetler nasıl birdenbire kesildi?” sorusuna gülümseyerek “demek ki gerek kalmamış” cevabını vermişti. 1990'larda faili meçhulleri JİTEM'ciler yapıyordu, ama JİTEM'in varlığı dahi inkâr ediliyordu. Koman'ın tavrı bu inkârın sinir bozuculuğuna pişkinliğin kahrediciliğini eklemişti.

Bugün karşımızdaki, pişkinliğin de ötesinde, ne ad koyacağımızı bilemediğimiz bir garabet.

Ve kendisinden büyük iki garabete daha hayat veriyor.

İlki, İslâmcı kesimde bu vahşet görüntülerinin dahi en ufak vicdan kıpırtısı yaratamayışı, akıllarının, ruhlarının, benliklerinin bütünüyle iktidar korumaya endekslenmiş, bu çirkin dünyevî hırs tarafından iğdiş edilmiş oluşu. (Ve aslında din dedikleri şeyin Türk ırkçılığına Allah'tan, peygamberden dayanak uydurma yalanından ibaret oluşu.)

İkincisi, varlığına sadece AKP ve Tayyip Erdoğan düşmanlığıyla anlam katan bir seküler kesimin de Kürtlere reva görülen zulüm karşısında İslâmcılardan zerrece farksız, belki beter halde oluşu. (Ve “aydınlık” dedikleri şeyin, tapındıkları ırkçılık abidelerine sekülerlik ambarından arakladıkları mumlarla ufak ufak ışık düşürmekten ibaret oluşu.)

Bu haller nedir? Şuursuzluk mu? Sadistlik mi? Devlet aşkı mı? “Ama Türklük!” kompleksi mi?

Hem “ümmet”e hem “çılgın Türkler”e sormalıyız: Bayrağı, ezanı, vatanı anladık; vahşeti ve propagandasını yürüten özel ekipler sizin için ne bakımdan mukaddes/kutsal?

Veya hepimize soru: Neden her ne yapıyorsak bırakıp, hayatı durdurup, “bu böyle gitmez” diyemiyoruz? Bunu yapamıyorsak kime karşı hangi onurumuzu, hangi özgürlüğümüzü öne sürerek hangi hakkı talep edebileceğiz?

Şu anda devlet, özel katliam ekipleri ve bunların propagandacı-sosyal medyacı uzantılarıyla, bu ülkede bile daha önce görmediğimiz türden bir vahşet sergiliyor. Bunun, itiraz etmediğimiz sürece hep beraber üstlendiğimiz korkunç suçunu, “Ama Yasin Börü!”, “Ama PKK” diyerek hafifletemezsiniz, kendinizi kandırmayın. Ne zavallı Yasin'in hunharca öldürülmesi ne PKK'nin asker-polis cinayetleri böyle bir resmî hunharlığı meşrulaştıramaz.

Gayriresmî boyut daha felaket ve daha korkutucu: Bunlarla birlikte yaşama, bunlara alışma, bunları olağan sayma eğitimidir, bize verilen. Duruyoruz, ses çıkarmıyoruz sanıyoruz ama yeryüzünün en onursuz toplumlarından biri olmaya doğru koşuyoruz.

Boynuna onlarca mermi sıkarak koparmışlar galiba o oğlanın başını. Elbette ya öldürdükten sonra ya da ağır yaralı yerde yatıyorken. Sonra da “bakın, biz yaptık!” diye yayımladılar. “Hukuk falan olmasın, devlet terörist saydığını öldürsün” diyenin dahi utanması gerekmez mi?

Yoksa her fırsatta cehaleti ve umursamazlığıyla övünen bir toplumda utanma duygusu da aslında yok mu?