Yalancı damgası

Karşı karşıya olduğumuz küçültücü hakikat, yalanın ağızda yuva yapması değilse, kabul edilemez bir beceriksizlik, 80 milyona merdiven dayamış nüfusuyla koca bir ülkenin devleti olmaya elvermeyecek bir vasıfsızlık. Ve bunun üstüne eklenen "kimin umurunda!" sendromu.

Evet, devletler arası ilişkileri duygular belirlemez. Şüphesiz etkiler, ama esas olarak çıkarlar, hesaplar belirler, mâlûm. Yine de, bir devletin belirli bir dönemdeki yöneticilerinin güvenilirliği, mütemadiyen yalan söyleyip söylemedikleri, en azından bazen bazı konularda tarafsız kalıp kalamadıkları, objektif davranabilip davranamadıkları gibi olgular önemlidir ve bunları herkes hesaba katar. Formüllere, kısaltmalara fazlasıyla ihtiyaç duyan aktarıcıların, gözlemcilerin, gazetecilerin dilinde bunlara dair tesbitler, kolayca, “Moskova’nın inadı”, “Tahran’ın kibiri” gibi ifadelere dönüşebilir.

Şu anda dünyanın bütün devletlerini yönetenlerin resmî mekânlarında, varsa, -henüz kurtulup yürütmede tek sesi temin edememişlerse- meclislerinde, ilgili dairelerinde, bürolarında, dünyanın bütün yayın organlarının toplantı odalarında, yazıişlerinde, haber servislerinde, sanırım, maalesef, bu ifadeler serisinin en çok tekrarlananı “Ankara’nın yalanı” oluyordur.

Ankara’nın Suriye politikası, sadece Suriye ve Ortadoğu’ya etkileri, yarattığı dünya çapında kötü sonuçlar, yol açtığı yerel facialar açısından ele alınacak bir konu değil. Katliamlar yapan vahşi tekfircilere sınırlarınızı açıp, topraklarınızı gönüllerince kullanma imkânı tanır, her çeşit yardımda bulunursanız, fakat bunları beceriksizce inkâr etmeyi sürdürürseniz, bu bizzat sizin hakkınızda fikir verecek, yargıya varılmasını sağlayacak bir durumdur. Daha önce Suriye yönetimine gidip ültimatom havasında güya tavsiyelerde bulunmuşsanız, kezâ, insanlar kof kibrinizden emin olurlar.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Bazıları belki tartışma götürecek, somut hesaplar, gündelik çıkarlar gereği birileri bunların bir kısmının lafının edilmesini istemeyecek, birileri görmezden gelecektir, vesaire.

Ancak üzerinden asla atlanamayacak ve muhtemelen Ankara ile herhangi bir alanda en ufak ilişki kuracak herkesin gözünü ayırmayacağı, her adımda hesaba katacağı somut veri “yalancılık” teşhisidir.

Ankara’daki katliamdan hemen sonra “YPG yaptı!” diye ortaya fırlayan yöneticilerimizi görünce eminim konuya hakim bütün siyaset-devlet adamları, diplomatlar, uzmanlar ve gazeteciler yüzlerini iki ellerinin arasına alıp, inançlarına ve karakterlerine göre değişen şekillerde, “Aman Allahım!”a denk düşecek birşeyler demişlerdir. Bu kadar hayatî, bu kadar çok insan için kelimenin sözlük anlamıyla hayatî bir konuda bile herkesi aptal yerine koyma tutumunun böylesine pervasızlıkla sürdürülmesi elbette başka sıfatları da hak ediyor. Lâkin şu an için sözümüzü yalan meselesiyle sınırlı tutalım.

“YPG, yani PYD, uluslararası alanda tanınma imkânlarının doğduğu bir ortamda ve zamanda böyle bir eylemi niye yapsın?” sorusunun mâkûl cevabının olmayışını konu etmiyorum. PYD liderinin “alâkamız yok” deyişini, TAK’ın üstlenmesini de, haliyle. Sadece, cumhurbaşkanı ve başbakan büyük bir hevesle “YGP de YPG!” diye konuşurken herkesin bunu nasıl anlayacağını ortaya koymaya çalışıyorum: Hah! Yaşasın! Artık Suriye Kürtlerini serbestçe bombalayabiliriz! Hattâ oraya gireriz bile bakarsın!

Şu andaki çerçevemi bozmayayım, en azından buradaki mesnetsiz açıklamayı, yani aslında yalanı ilk anda herkesin teşhis edeceği ortada.

Diyelim ilk anda “olabilir” diye düşünenler çıktı. Onlar da, başbakanın “biz cemaziyülevvelini biliriz” edâsında -zaten bu edâ onun mütemmim cüzü- ilan ettiği ismin yanlış çıkmasından itibaren, şu yukarıda azamî nezaketle imâ etmeye çalıştığım tutumu takınacaklardır. Düşünün, koskoca devletsiniz, nüfusunuzun beşte birini düşman bellemişsiniz, onların komşu ülkelerdeki akrabalarına kötülük yapmayı politika edinmişsiniz, her musibeti üstüne yamadığınız bir şeytanınız var: PKK, şimdi PYD’yi bu mertebeye yükseltmek için bin türlü dümen çeviriyorsunuz, fakat başkentinizin en dokunulmayacak yerlerinden birinde yapılmış saldırının failine dair söylediğiniz laf yalan çıkıyor! “Salih Neccar yaptı,” diyor, uzun yıllardır tanırmış gibi hakkında güya ikna edici somut bilgiler sayıp döküyorsunuz, fakat babası çıkıp, “O Salih Neccar değil, oğlum Abdülbaki Sömer,” diyor.

Başka türlü de tarif edeyim mi: Yaşadığınız, maruz kaldığınız, -buna meydan verdiğiniz için hiç utanmadığınız; o da ayrı- terör eyleminden sonra, intihar eylemcisinin babası tarafından üç saniye içerisinde, beş kelimeyle yalanlanabilecek bir açıklama yapabiliyorsunuz. Ve burada mevzu karmaşık bir bağlantı falan değil, eylemcinin adı!

AKP iktidarının, bir siyasî-diplomatik birim, dünya devletler topluluğunun bir mensubu olarak “Türkiye”yi getirdiği konum için bu müthiş bir somut göstergedir. “Ankara”dan gelen her söze yalan muamelesi yapılmaması için hiçbir sebep yok.

Karşı karşıya olduğumuz küçültücü hakikat, yalanın ağızda yuva yapması değilse, kabul edilemez bir beceriksizlik, 80 milyona merdiven dayamış nüfusuyla koca bir ülkenin devleti olmaya elvermeyecek bir vasıfsızlık. Ve bunun üstüne eklenen “kimin umurunda!” sendromu.

Buna galiba iki etken yolaçıyor -ki, ikisinin de birer “sahibi ve öncüsü” ve çok sayıda “hizmetkârı” var: İlki, dünya tarihinde yaşanmış hiçbir şeyi, kendinden başka kimsenin sözünü, tutumunu, hakkını hukukunu takmayan, kibirde pişirilmiş nobranlık. İkincisi, yine dünya tarihinde yaşanmış hiçbir şeyi, kendinden başka kimseyi takmayan, çünkü gerçekliğe kırık aynalar ve çarpık mercekler ardından bakan, iyi ihtimalle hayalci diyebileceğimiz, her ihtimalde tedavi gerektiren patolojik hal.

Artık “Ankara” herhangi bir şey söylediğinde herkes en az üç başka yerden teyit ediyordur söyleneni. Adamın adını bari doğru söyleyebilirler, değil mi? Olmuyor. Neden? Üstünde düşünülürse sanırım sürüklendiğimiz felaketin kaynağının sadece siyasî olmadığı anlaşılacak.

* * *

Umberto Eco’yu kaybettik. İnsanlık olarak. Yazdığı herhangi bir şeyi okuduysanız ondan mutlaka birşeyler öğrenmişsinizdir. Ondan mutlaka birşeyler öğrenmiş olan ne çok insan var! Ve onun varlığından bile habersiz ne çok insan…

“Birşeyler öğrenmek” derken, daha çok soru sormak yani. İnsanın aklına çocuklar geliyor. Eğitim denen çark geliyor. Bu çarkları kuran ve çevirenlerin ne kadar azının Umberto Eco gibi insanların sordukları sorulardan çocukları haberdar etme diye bir derdinin olduğu geliyor.

Türkiye’de “Umberto Eco öldü” cümlesinin yaratacağı karşılık geliyor: “Kim lan o? Artizlik yapma!”

Neyse ki Türkiye’de yaşıyoruz. Yoksa Umberto Eco öldü diye üzülecektik. Hem burada bize Eco falan lazım değil hem de nasılsa insanlık âleminin parçası olmayı reddediyoruz.