Yeni aşama: Kopuşa doğru...

Şimdi, Türk İslâmcısının iktidarında, millet-i hakime ile Teşkilat-ı Mahsusa'nın nihaî uzlaşmasıyla, Allah kısmet ederse, bir toplummuş gibi yapma zaruretinden de kurtuluyoruz.

Böyle zamanlar, mesleği izlemek, yazmak çizmek olanları hem yol ayrımına getirir hem manasızlık hissinin pençesinde kıvrandırır. Üç mahalleyi tankla, helikopterle kuşatmışlar, tarıyor, bombalıyorlar. Yine hangi çocukların cansız bedenleri nerelerde saklanıyor, hangi yaralılar hastaneye götürülemeyip göz göre göre hayata veda ediyor, belli değil. Mahalledekiler dokuz gündür evlerinde hapis, elektrik yok, bağlantı yok, kimse yanlarına gelemiyor, onlar bir yere gidemiyor. Adına utanmadan gazete, televizyon, hele “haber kuruluşu” falan denen birtakım kurumların vazifeli elemanları, camiyi mevzi edinmiş keskin nişancıdan daha ön safta, daha cevval. Gazete genel yayın yönetmeni, tankları çağırıyor. Koca ülke arkasını dönmüş.

Tepkinizi yutmak, içinizden geleni bastırmak, olan bitenin sağını solunu, önünü arkasını görmeye çalışmak zorundasınız. Sokağa fırlayamazsınız, izlemek zorundasınız. Doğru bilgiye, sahici gazeteciliğe ihtiyacın ne kadar hayatî olduğunu bilmek tek teselli. Yine de kendini tepkisizliğin parçası gibi hissetmek, aşağılayıcı. Tepkisizlik, bugünlerin en dikkat çekici olgusu.

Devletin dün bir sürü başka yerde, bugün Silvan'da yaptığına, yarın yine başka bir sürü yerde yapacaklarına itiraz etmek için, Kürtlerin eşit yurttaşlık haklarını savunmak bile gerekmiyor oysa. PKK'ye şiddetle karşı çıkabilir, HDP'yi sertçe eleştirebilir, bir yandan da insanlık dışı abluka ve boğma politikasına, insanları çoluk çocuk kahretme tutumuna, delik deşik edilmiş evlerin duvarlarına “Yeşil burada” yazma, üç hilal çizme rezilliklerine itiraz edebilirsiniz. Edilebilirdi. “Meskûn mahalli nasıl tankla topla vurursunuz!” diye ayağa kalkılabilir. Kalkılabilirdi. Biz bir toplum olsaydık. Anayasa denen şey sahiden devlet ile toplum arasında bir uzlaşma, karşılıklı hak ve yetkileri tanımlama sözleşmesi olsaydı. Bu topraklarda hukuk şöyle bir parmağının ucunu göstermiş değil de, birarada yaşamanın zemini olarak her yere serilmiş olsaydı. Adalet duygumuz olsaydı. İnsanca yaşama derdimiz olsaydı.

Yok. Şimdi, Türk İslâmcısının iktidarında, millet-i hakime ile Teşkilat-ı Mahsusa'nın nihaî uzlaşmasıyla, Allah kısmet ederse, bir toplummuş gibi yapma zaruretinden de kurtuluyoruz. En azından, Kürtlerle Türklerin aynı toplummuş gibi yapması zaruretinden, kısmen kurtulmuş dahi sayılabiliriz.

Tepkisizlik, bunun tek sebebi değil.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın Med Nuçe televizyonuna dünkü demecini [ https://goo.gl/kApwZa ] herkesin baştan sona, soğukkanlılıkla, dikkatle dinlemesi gerekir. Demirtaş, 11 Kasım 2015 günü itibarıyla, Kürt sorununda gelinmiş olan yeni -ve geri dönülmez- aşamayı tarif etti: Parlamento zemininde, yasal dayanaklı bir müzakere süreci; bunun güvenilir gözlemci gözetiminde yürümesi, sürece Abdullah Öcalan'ın -koşulları da iyileştirilerek- katılması; bu müzakerede, Kürt halkının -bir “ulus olarak”- hakları ve “kendini yönetme talebinin” karara bağlanması.

İlk bakışta bunda yeni bir unsur göremeyebilir, “mâlûm talepler” diyebilirsiniz. Değil.

Demirtaş'ın şu sözünü aktarayım: “Bu talep [statü talebi] artık geri dönülmez bir şekilde Kürt halkının gündemindedir ve bütün dünyanın gündemine girene ve Kürt halkı anayasal statüye kavuşana kadar da bu direniş sürecektir.”

Sonra da şunları:

“Orada [Silvan] kriminal bir olay yaşanmıyor. Orada konjonktürel, güncel bir sorun yaşanmıyor. Yüz yıllık Kürt ve Kürdistan sorununun statüsü, nasıl yaşayacağı ve nasıl yaşatılacağına dair bir süreçten geçiyoruz. Silvan halkı Silvan'da kendisini ilgilendiren bir lokal sorunla ilgili direniş göstermiyor. Kürt halkının özgür geleceğiyle ilgili, Kürdistan'ın yüz yıldır inkâr edilmiş statüsüyle ilgili bir direniş ortaya koyuyor. Herkesin hamleyi bu şekilde görmesi, bu şekilde Silvan'ı sahiplenmesi lazım. Mevzu sadece devletin orada gerçekleştirdiği hak ihlalleri mevzusu değil. (...) Mesele bir-iki genç meselesi de değildir...”

Devlet tarafında izlediklerimiz de bu yaklaşımı -tersinden- doğruluyor. Demirtaş, Cerablus'un Rojava'ya katılması ihtimali belirdiğinden beri Türkiye'de Kürt halkına saldırılarda artış olduğuna, devletin tutumunun Kürtlere “topyekûn bir saldırıya” dönüştüğüne dikkat çekti. “Topyekûn saldırı” motifinin gerisindeki gelişmenin meşhur “masanın devrilmesi”yle aynı şey olduğunu düşünmeliyiz; öyle anlaşılıyor. Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse, yine meşhur “Ceylanpınar'da katledilen iki polis”in üretilmiş bahaneden başka şey olmadığı artık kesindir. Özellikle Rojava'da âdetâ kaçınılmaz hale gelmiş Kürt “oluşumu” ihtimali ile HDP'nin muhtemel görünen seçim (7 Haziran) başarısını birarada ele alan devlet, savaşa karar vermiş. Bugün buna hükmedebiliyoruz.

Ya Kürt siyasî hareketi?

Yine Demirtaş'a kulak verelim:

“Rojava'nın kaderi artık Türkiye'de Kürt halkının statü, özerklik, özyönetim talebiyle başat bir şekilde ilerleyen, uluslararası bir gündeme dönüşmüştür. Bütün dostlarımız artık buradaki sorunu kriminal bir insan hakları sorunu ya da günlük polis müdahalesi sorunu olarak ele almak yerine, bir halkın kendi özgür yaşamı ve Kürt halkının statü talebindeki ısrarını herkes görmelidir. Devletin, AKP’nin bu kadar acımasız saldırıyor olmasının nedeni de halkın kendi statü talebinin arkasında ısrarla duruyor olmasıdır... Saldırganlığın, öfkenin büyüyor olmasının, her geçen gün ordunun devreye giriyor olmasının arkasındaki neden budur.”

Demirtaş, Kürtlerin statü talebinin artık bir “uluslararası gündem”e dönüştüğü görüşünü, “DAİŞ’e karşı Kürt halkının görkemli direnişi bütün dünya tarafından alkışlanırken...” sözleriyle destekledi.

Demirtaş’a göre, “halk topyekûn olarak kendi iradesinin arkasında”. Eşbaşkan, “Orada gayrimeşru duran,” dedi, “şu anki güvenlik anlayışıdır.” Devletin “bu şekilde halkın üzerine orduyu sürerek, elindeki güvenlik imkânlarını hukuksuzca kullanarak”, meşruiyetini tartışmalı hale getirdiğini de ileri sürdü Demirtaş: “Kendi meşruiyetlerini kaybediyorlar”.

Hamaset değil, sorunu tarif eden, düzeyini tanımlayan, çerçevesini çizen sözler. Bunların ardına şunu da eklediğinizde okkalı anlamlar çıkar: “Halk kendi meşruiyetini güçlendiriyor, geri adım da olmayacak.”

O halde Kürt hareketi bu aşamadan sonra Türk rejimiyle nasıl ilişki kuracak? Demirtaş'ın ortaya koyduğu, bir “bölünme” perspektifi değil, daha çok “bize yer açın” gibi bir talep. Bu bağlamda, “başkanlık” tartışmalarına farklı bir yerden dokundu Demirtaş. Tayyip Erdoğan'ın fiilî başkanlık pratiği ve söyleminin, aslında mevcut sistemi nasıl geçersizleştirdiğini ve gayrimeşrulaştırdığını hatırlattı: “Birileri kendilerini başkan ilan edip sistem değişmiştir diyebilirken on milyonların meşru sistem talebi...” Yani: Anayasayı ve rejimi bir kişinin -iyi ihtimalle bir siyasî hareketin- çıkarı-isteği doğrultusunda geçersiz kılabiliyorsanız, Kürtlerin meşru hak ve taleplerini içerecek şekilde de değiştirebilirsiniz, buyurun!

HDP eşbaşkanının demecindeki önemli bir altbaşlık da CHP ile ilgiliydi. Demirtaş, üslûpça nezaketini bozmadan, ama içerikçe gayet sert, kabaca şunu dedi: “CHP karnından konuşmayı bıraksın.” Açılmış hali de şu: “CHP Türkiye'deki Kürtler için somut olarak ne öneriyor?”

Önümüzdeki dönem, vurulan çocuklara, taranan evlere, bombalanan mahallelere dair haberler eşliğinde bunları konuşarak geçecek, belli ki. Bu tarihî günlerde söylenmiş şeyler geleceğe kalabilir, bu bakımdan tek bir şey eklemek istiyorum: Bugün gelinen noktadan, Kürtlere demokratik, çoğulcu bir barış ve huzur ortamı içerisinde siyasî mücadele yürütme imkânı vermeyenler sorumludur.