Yeni kamplaşma bildik eski formülle mi olacak?

Yeni kamplaşma, alıştığımız bildiğimiz bir şemaya uygun olarak, bir tarafta hükümet, öbür tarafta ordu artı cumhurbaşkanı şeklinde mi olacak?

Dünün gürültü patırtısı hakikaten “gelmiş geçmiş...” sıralamasında üst sıralara layıktı. Bu nasıl bir pazartesi? Kırmızı? Yeşil? Alacalı bulacalı? Üstüne hâlâ Newroz'un kırmızı-yeşil-sarısı düşüyor, bir yandan da siyahlar, griler... Şunu yıllardır iddia ederim: Türkiye'nin bir haftasından, diyelim bir Alman gazetesine bir yıllık manşet çıkar.

Haftaya yurttan karışık canhıraş seslerle başladık. Hükümet propaganda aygıtından elemanların “büyü bozuluyor” hayıflanmalarıyla “elverin beyler!” çağrıları birbirine karıştı. Saray muhafız alayı komutanlığına soyunan Melih Gökçek'in isyan lideri Bülent Arınç’a savurduğu tehditli hakaretli bumeranglar henüz havadayken, bir kısmı Hıristiyan veya Budist olmasa bütün dünyayı tek başına gütme peşindeki cumhurbaşkanı başkalarını “koltuk sevdası”yla itham etti. (Gökçek'in merdivendeki kıyafet balosuna çok yakışacağına itiraz edeni ciddiye bile almam.)

Ve tabiî kendisine böylesine sağlam bir çoğunluk iktidarı bahşetmiş vaziyetin, bütün patırtıya rağmen, bilincinde olduğunu gösterdi: “Marjinal ateistler bizi anlayamaz,” dedi.

Bana sorarsanız -niye sorasınız, orası ayrı- söylediği en önemli laf buydu. Çünkü basitçe, safça “küskünler barışsın, birlik-beraberlik olsun” çağrısı yapmak yerine, bütün hareketin altında/ardında birleşirse kazanacağı muhtevaya işaret etti. Bunu sadece, kavgayı bizzat çıkardığı için birlik-beraberlik çağrısı yapamayacak oluşuna bağlamak isabetli olmaz. “Odağı kaybetmeyelim, biz yine dinden yürüyelim”i vurgulaması gayet mantıklı. Zira artık AKP adlı toplumsal organizmayı birarada tutabilecek, ortalıkta açıkça adı konabilecek başka herhangi bir kuvvet yok. İnşaat rantıyla falan, görece dar bir çember içinde oynanabiliyor, buna karşılık, din çimentosu hâlâ geniş seçmen kitlesine sunulabilecek tek ikna edici armağan.

(Muhalefetin önemli bölümünün, kapışmayı tam da AKP'ye hep kazandıracak bu alanda kabul etmesi, sürdürmesi, cumhurbaşkanının şüphesiz en büyük güvenceleri arasında yeralıyor. Bu başlı başına uzun mevzu, yakında başka bir yazıda konu edelim.)

Erdoğan ayrıca büyük bölümü yolsuzlukların aynen ortaya çıktığı haliyle varolduğuna inanan bir kitlenin buna rağmen kendilerine oy vermiş oluşunu veri alıyor. Çok isabetsiz mi? Değil.

Dikiş bir yerden sökülünce huzursuzluğun yayılacağını seçmenler hisseder, onlar da huzursuz olur. Doların yükselmesi, doları olmayan milyonları doğrudan etkilemez ama herkes için işlerin iyiye gitmeyeceğine dair işarettir. Parti tepelerinde kapışma, hele cumhurbaşkanıyla hükümetin, parti yönetiminin birbirine girmesi, elbette seçmenin huzurunu kaçırır. Din örtüsü, bütün bunların üzerine serilebildiği için işe yarıyor. Giderek kızışan kavga ortamında bunun da ne kadar başarılabileceği elbette ciddî soru; yine de başvurulacak çarelerin görece en sağlamı bu.

Bir yandan da öyle görünüyor ki, AKP'nin üst katlarında giderek büyüyen kavga gürültü artık “marjinal ateistlere karşı birlik olalım” muhabbetiyle yatıştırılabilecek gibi değil. Melih Gökçek tarzı işin içine girdi mi asgarî nezaket bile kalmıyor ortada. Bülent Arınç'ın halen aşağı yukarı “lanetli” gibi bir anlama gelen “paralel”likle suçlanması için birkaç saat yetti. Daha bunun Mehmet Metiner'i var, propaganda aygıtının Gezi, Kabataş, tapeler süreçlerinden geçmiş tecrübeli yalancıları, iftiracıları, küfürbazları var... Hele bunların bir kısmı birbirine karşı saf tutarsa, tankerden petrol sızmış körfez kirliliğine yaklaşmamız iki köşeyazısı, üç tv tartışması mesafesine geliverir.

ASKERİYENİN SAHNEYE YENİDEN TEŞRİFİ

Lâkin son dönemin “paralel yapı”yla mücadele teranesi ve artık göz önündeki kapışmanın açtığı müsait alandan pek tanıdık bir nahoş ses duyulmaya başlandı. Askeriye, “iç siyasî çekişmelerin aktörü olmayacağını” gürültüyle ilan ederek iç siyasî çekişmelerde taraf ve aktör olduğunu hepimize duyurmuş, daha doğrusu hatırlatmış oldu. Ardına generalleri dizip kameralara parmak sallayarak hepimizi tehdit eden Genelkurmay başkanı sesine, geri planda, Roboski'de katırları vuran askerlerin silah sesleri eşlik ediyordu. (Ordu sanırım, “köyün gençlerini bombalarla parçalayınca sorun oluyor, bari katırları vuralım” demiş.)

Abdullah Öcalan'ın Newroz mesajı üzerine Genelkurmay’ın açıklaması, birkaç bakımdan gayet cüretkâr ve tehditkâr. İlkin, Genelkurmay'ın “hiçbir zaman muhatabı olmayan ve olmayacak olan terörist başı”ndan sözediyor. Bu, devletin “savaş” gibi bir konudaki en stratejik ve operasyonel kurumu adına yapılmış “Barış Süreci’ni tanımıyoruz” açıklamasıdır. (Zaten siz niye muhatap olasınız ki, olunacaksa siyasetçiler olur!)

İkinci olarak, Genelkurmay, Süleyman Şah türbesinin taşınması konusunda, olan bitenin sahiden olup bittiği gibi olup bittiğini imâ eden haberler yazılmasına kızmış. Alt tarafı “Süleyman Şah Saygı Karakolu’nun SURİYE toprakları içinde yer değiştirmesi” sözkonusu; bunun için “TSK ile PYD/PKK’nın işbirliği yaptığı”nı söylemenin âlemi var mı, diye haykırıyor. “EŞME RUHU” da ne demek? (Askerlerin bu büyük harf tercihleri beni hep uzun uzun düşündürür...)

Ordu böyle bir açıklama yapmasa, onu vatana hıyanetle filan suçlayacak olan mı vardı? Yoksa tam aksine, bir şekilde barışa katkısı oldu diye bu “işbirliği” halkın çoğunluğunu memnun mu etti? Anlıyoruz ki, ordu bu konuda halkın değil kendisinin veya MHP'nin ajandasını takibe karar vermiş.

Ordunun açıklamasında en dikkat çekici yanlardan biri, bu açıklama yazılırkenki haleti ruhiye. Çok heyecanlanmışlar ve o eski “uyarıcı” zamanlarını hatırlatmak istemişler? Nereden mi anlıyoruz? Bakın: “...şerefli, haysiyetli ve onurlu Millî Ordu Türk Silahlı Kuvvetleri...” Hepsi birden! Niye? Aşağı yukarı aynı şey değil mi bütün bu sıfatlar? Üçünü birarada yazınca insana bir mide fesatı hissi gelmez mi?

Genelkurmay, “Açıklamalarımızda defaatle vurguladığımız üzere,” diye devam ediyor, “Türk Silahlı Kuvvetleri, iç siyasi çekişmelerin bir aktörü olmayacak, Demokratik, Laik, Sosyal, Hukuk Devleti’nin gereklerini yerine getirmeye devam edecektir.”

Bu “gerekler”in en basiti, “defaatle” açıklamalar yapmamak, sesini kesip vazifeni bilmek, o sınırlar içinde davranmak oysa.

Başta AKP ve en azılı görünen muhalifleri, hepimiz yüz küsur senelik Teşkilatı Mahsusa geleneğinin, derini meriniyle İttihat-Terakki'den devralınan ikili devlet yapısının bir şekilde eriyip gittiğine dair, iyimser mi desem aptalca mı desem bilemediğim bir yanılsamaya prim veriyoruz. Neden? Erdoğan’ın afra tafrası bizi biraz yanıltıyor olabilir mi?

Açılacak en ufak gedikten o devlet geleneğine uygun aktörler, eylemler, faaliyetler akacaktır hayatımıza; kimsenin şüphesi olmasın.

Şöyle bir soruyu sormanın yeridir:

Yeni kamplaşma, alıştığımız bildiğimiz bir şemaya uygun olarak, bir tarafta hükümet, öbür tarafta ordu artı cumhurbaşkanı şeklinde mi olacak? Onca yıl boyunca dindarların oy verdiği Süleyman Demirel durup dururken mi askeriye devletinin sözcüsü haline gelmişti? Tepelerdeki iktidar hesapları biz sıradan insanların aklının kolayca ereceği işler değil. Şunu da unutmayalım: Erdoğan’ın sahiden çok sağlam bir koruyucu zırha ihtiyacı var. Hiçbir şekilde yargılanmayı göze alamaz.

Eğer saflaşma yukarıda andığım klasik şemaya göre oluşursa, temel siyasî mücadele zemini ve ekseni yapay dindar-seküler karşıtlığı olmaktan çıkar belki. Ve belki bu durum nihayet, çok özlenen, beklenen “CHP'nin kurtuluşu” yolunu da açar. Yoksa, ordunun bu had aşımı nedeniyle Meclis'e gensoru önergesi veren HDP, öyle anlaşılıyor ki, demokrasiyle “ciddî düşünen” tek parti.