2015'in götürdükleri

Türkiye'de önce insanlığın ölümüne yol açan 2015 barışı da öldürerek birkaç gün içinde ardına bakmadan gidecek. Bir an önce gitsin.

Bu hafta yeni bir yıla gireceğiz. 2015 belki de hafızalarda Türkiye'nin yakın tarihindeki en büyük hayal kırıklığı olarak yer edecek. Bunu değiştirmek, hele yılın bitimine üç gün kalmışken, neredeyse imkansızlaştı. 2016'nın ise daha iyi bir yıl olacağına dair en küçük bir ümit kırıntısı da kalmadı. Sokaklarda, marketlerde, takside, otobüste, metroda halkın bir arada bulunduğu her yerde şiddet kokuyor. İnsanlar birbirlerinin yüzüne "acaba nasıl haddini bildiririm" edasıyla bakıyor. Tepeden tırnağa olanca hızıyla gelişen orantısız bir huzursuzluk yaşıyoruz.

7 Haziran seçimleri Türkiye için önemli bir dönüm noktasını oluşturuyordu. Türkiye içinde toplumsal huzurun en büyük güvencesini oluşturacak olan barış süreci durdurulmuş, ülkede bir yandan etnik, bir yandan mezhepsel bir yandan da inanç üzerinden yaratılan ayırımcılık had safhaya vardırılmıştı. Seçimler bunun aşılabilmesi için önemli bir merhale oluşturuyordu. Seçmenin sağduyu göstererek verdiği mesajı beğenenler de oldu beğenmeyenler de... Beğenenler arzuladıkları dönüşümün gerçekleşmesini bekleye dursunlar, beğenmeyenler dönüşümün önünü kesmek için hemen harekete geçtiler ve beğenenleri beğendiklerine pişman edecek bir arayış içine girdiler.

İşte tam bu sırada başladı şiddet sarmalı yükselmeye... Masum canlar kah birer birer, kah toplu halde, katliamlara maruz kaldılar, yok edildiler. Barış sürecinin durdurulmuş olmasına rağmen bunu pek ala parlamentoda güçlü bir şekilde sürdürebilecek kadroların belirmiş olmaları işe yaramadı. Aksine, bu kadroların başarı şansını ortadan kaldırmak için farklı odakların tam bir işbirliği içinde çalıştıkları görüldü. Halkın ümit bağladığı siyasal kadrolar cılız birer mum gibi titrek ışıklarıyla kendi ayaklarının dibini dahi aydınlatmaktan aciz kaldılar.

Bugün, Türkiye'nin içinde küçük çapta bölgeselleştirilmiş bir savaş ortamı içinde yaşıyoruz. Kendi ülkemizin, yurdumuzun insanları çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek demeden her gün dalga dalga ölüyor, öldürülüyor. Güvenliği ve istikrarı sağlamak amacıyla görevlendirilenler orantısız güç ve cephane kullanıyor. Sivil halk arada kalıyor, insan kalkanı yapılıyor, serseri kurşun ya da keskin nişancılar tarafından vuruluyor. Bu  görüntüler yirmi yıl öncesinin Bosna'sını, Çeçenistan'ını hatırlatıyor. Diyarbakır ilçe ilçe, mahalle mahalle, neredeyse Saraybosna, Grozny gibi viraneye  dönmüş kentleri hatırlatıyor.

Güneydoğu Anadolu'da yaşayan, hangi etnik, milli, dini, mezhepsel aidiyeti hissederse hissetsin, bu ülkenin yurttaşı olan hiç bir birey yaşadığı kan gölünün yarattığı travmadan kurtulamayacak. Bu travma ile büyüyen yeni nesillerin bu ülkede barış ortamına saygı duyabilmelerini nasıl sağlayabileceğiz? İnsanın insana saygı duyabilmesini nasıl yeniden başarabileceğiz? 2015 Türkiye'de önce insanlığı öldürdü.

Kendi sınırlarınızın içinde insanlığın öldürülmesini yaşarken başka ülkelerde insanlığı öldürenler olduğunu ileri sürmek ve onları hedef göstermek şaşırtıcı oluyor. Bunu inandırıcı bulmak her geçen gün zorlaşıyor. Türkiye gittikçe tanınmayacak bir hale geliyor ve kınadıklarına benzeyen bir görüntüye bürünüyor. Başka ülkelerde yapılacaklardan önce kendi ülkemizde yapılması gereken çok şey var.

Öncelikle, Güneydoğu'da akan kanın en kısa zamanda durdurulması gerekiyor. Bunu durdurmanın yolu tüm silahların susturulmasıyla başlar. Alternatif en ivedi şekilde diyalog sürecinin yeniden başlatılması olmalıdır. Türkiye kendi tarihi, coğrafyası ve yılların verdiği birikimiyle tamamen kendine özgü bir sorunla karşı karşıya olabilir. Böyle bir durum duyarsız bir umursamazlıkla benzer sorunlarla karşılaşan diğer ülkelerin deneyimlerinden yararlanamamak gibi bir sonuç da doğurabilir. Ama şunu hatırlamakta yarar var: Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunun benzerlerinin hiç biri askeri yöntemlerle, kuvvet kullanarak çözüme kavuşturulamamıştır. Asker de ölür, terörist de. Ölen askerin yerine yenisi geldiği gibi ölen terörist de yenilenir. Gün gelir, orantısız devlet gücü karşısında "düşman" olarak görülen tüm unsurların yok edildiği sanılır. Zaman geçer, rüzgar eken fırtına, fırtına eken tufan biçer. Bu kavga nesiller boyu sürer gider. Bu mudur Türkiye'ye vaat edilen gelecek? Zaten son otuz yıldır bunu yaşamıyor muyuz?

Türkiye'nin kendi içinde huzur ve barış ortamını sağlayamayan kadrolar tarafından yönetilmesi komşularıyla olan ilişkilerinin de aynı hızla aşınmasına yol açıyor, çevremizin de "düşman"larla sarıldığına inandırılmamızı kolaylaştırıyor. 

Nerede hata ettik diye sormak gerek. Barış süreci başarıya ulaşsaydı, Türkiye'ye kendi yurttaşları arasında bir ayırımcılık yaşattırılmasaydı, ülke bütünlüğü etnik kutuplaştırmalarla tehdit edilmeseydi bugün Suriye'de IŞİD'e karşı mücadeleyi Türk, Kürt, Türkmen ve Suriye'li Arapların oluşturduğu, dini ya da mezhepsel ayırım gözetmeyen bir ittifak sürdürüyor olabilirdi. Geleceğin Suriye'si kurulurken böyle bir birlikteliğin masaya oturması Türkiye'yi de daha güçlü bir şekilde bölgenin istikrarına katkı yapan bir aktöre dönüştürebilirdi. Böyle bir Türkiye'nin bölgede söz sahibi olma beklentileri dile getirildiğinde de kimse dudak bükerek sinsi bir gülümsemeyle "sen hele önce kendi evinin düzenini kur da sonra düşünürüz" demeyebilirdi. "Yurt'ta barış Cihan'da barış" sözünün de ne kadar veciz bir ifade olduğu daha kolay anlaşılabilirdi.

Türkiye'de önce insanlığın ölümüne yol açan 2015 barışı da öldürerek birkaç gün içinde ardına bakmadan gidecek. Bir an önce gitsin. Ama "Güle güle" gitmiyor, ardında kan ağlayan bir ülke bırakarak, gelecek ile ilgili ümitleri tüketerek gidiyor. Bir daha hiç hatırlanmamacasına.