58 yıl önce bu hafta neler olmuştu neler...

Bugün Suriye'de yaşanan kriz bundan tam 58 yıl önce aynı bölgede, aynı aktörlerin neredeyse benzer parametreler içinde yer almalarıyla ortaya çıkan buhranı nasıl da hatırlatıyor...

Türkiye, ABD, Rusya ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanları Viyana’da 23 Ekim tarihinde bir araya gelerek Suriye’nin geleceği ile ilgili görüşmelerde bulundular ve bir sonuca varamadan ayrıldılar. Toplantıda Türkiye’nin yer alması elbette çok önemlidir. Suriye sorununun başında çözüm için en yapıcı çabaları 2011 yılında Türkiye göstermişti. O sıralarda Suriye Devlet Başkanı Başer Esad ile hem dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan hem dönemin Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu ayrı ayrı ve uzun uzun, defalarca görüşmüşlerdi. Çözüme yönelik  önerileri Esad tarafından kabul edilmeyince de “Esad’la bir yere varılmaz” sonucuna vararak diyaloğu kesmişlerdi. Bugün gelinen noktada tüm dünya Suriye’de çözüm için Esad’la diyaloğun kaçınılmaz olduğunu ve hiç olmazsa geçiş döneminde bu yönde bir formül bulunması gerektiğini ısrarla savunuyor. Bu nedenle, Türkiye’nin Viyana toplantısına katılması uluslararası toplumla aynı frekansı yakalayabilmesi açısından önemlidir.

Viyana Toplantısı’na katılan dört ülkenin arasında Türkiye’nin yer alması önemlidir ama toplantıya sadece anılan ülkelerin katılması yeterli değildir. Suriye sorunu Doğu Akdeniz’de güvenlik ve istikrar ile ilgili büyük bir sorundur ve tarihten gelen arka planı mevcuttur. Bu büyük sorunun çözümüne katkıda bulunabilecek bölgesel aktörler de sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı değildir, olmamalıdır. Nitekim, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov bu toplantıya İran ve Mısır’ın da katılmaları gerektiğini düşündüklerini açıklayarak kapsamın gerektiği kadar geniş tutulmadığına ilişkin eleştirisini dile getirdi. İran’ın katılmasına itiraz Suudi Arabistan’dan geliyor. İki ülke arasında bölge politikalarına ilişkin ciddi kutuplaşma olduğu göz önüne alındığında, İran’a olan itirazın bu ülkeden gelmesi yadırganmamalı.

Aslında toplantıda İran ve Mısır’ın da bulunmalarını Rusya yerine bir zamanlar “bölge politikalarında çözüme katkıda bulunabilecek tüm aktörlere eşit mesafede durma”yı ilke edindiğini ileri süren Türkiye’nin savunması çok daha yerinde olurdu. Hatta Türkiye bu ülkelere Irak ve Ürdün’ü de ekleyebilirdi. Bu davranış Türkiye’nin bölgesel itibarını yeniden artırabilirdi. Böylelikle Türkiye sadece Suriye’de değil tüm Ortadoğu’da izlediği yanlış dış politikanın yeniden düzeltilebilmesi şansını da yakalayabilirdi. Bitişik coğrafyamızın sorunlarının kalıcı çözümü ancak kapsamlı katılımcılar ve yaklaşımlarla sağlanabilir. Her ne kadar zor, karmaşık ve uzun müzakereler gerektirse de... Dar kapsamlı arayışlar ise “düzen kurucu olma hevesi” içinde temel sorunun çözümünü sadece ertelemekle kalır.

Bugün Suriye’de yaşanan kriz bundan tam 58 yıl önce aynı bölgede, aynı aktörlerin neredeyse benzer parametreler içinde yer almalarıyla ortaya çıkan buhranı nasıl da hatırlatıyor... 1957 yılının Nisan ayında Ürdün Kralı’nın devrilmesine yönelik planlanmaların Suriye’nin girişimiyle yapıldığı kanaati bölgede önemli bir gerginlik yaratmıştı. Aynı yılın Ağustos ayında Suriye ile Sovyetler Birliği arasında ekonomik ve askeri ilişkiler hakkında bir anlaşma imzalanması Türkiye’nin “komünist tehdit tarafından kuşatılmakta olduğu” endişesini duymasına yol açmıştı. Üstelik, Türkiye o sıralarda sadece Şam’ın ve Baas partisinin Sovyetler Birliği ile ittifakından değil, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt aşiretlerin komünizm ideolojisinin etkisinde kalarak Sovyetler Birliği’nin kontrolüne girebileceğinden de çekiniyordu. Derken bu defa ABD’nin Suriye’de bir darbe planladığı iddiaları ortaya atıldı. O sıralarda Suriye ile  çok yakın siyasi dayanışma içinde olan Mısır da Lazkiye civarına asker çıkarmış, durum daha da gerginleşmişti. Türkiye de Suriye sınırında askeri tatbikatlar yaparak gelişmelere karşı duyarlılığını göstermeye çalışıyordu. Mesele neredeyse bir Türkiye-Suriye sorunu haline dönüşmüştü. Daha da önemlisi, Türkiye ile Suriye üzerinden aslında ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya geldikleri düşünülüyordu. Bölgedeki birçok komşu Arap ülkesi Türkiye’nin Arap meselelerine taraf olmaması ve bu gerginliklerden uzak durması gerektiğini savunuyorlardı. Bütün bu gelişmelerin Türkiye’de 27 Ekim 1957 tarihinde yapılacak olan genel seçimler öncesine rastlaması ise birçok çevrede mevcut hükümetin seçimler öncesi bir dış politika krizinden yararlanmak istediği şeklinde yorumlara yol açıyordu. Ekonomik sıkıntılar Türkiye’nin en önemli iç sorunu haline gelmişti. Muhalefet de ekonomik sıkıntıların unutturulması amacıyla iktidarın Suriye krizini kullandığı düşüncesindeydi ve aslında krizin ortaya çıkmasının temel nedeninin iktidarın Suriye ile olan ilişkileri iyi yürütememesi olduğunu savunuyordu.

Türkiye krizle ilgili olarak çözüm arayışlarında öncelikle İran’la görüşmelerde bulundu. Doğal olarak ABD ile de yakın danışmalarda bulunuluyor, Suriye’de kontrolün Sovyetler Birliği’nin eline geçmesinin engellenmesine çalışılıyordu. Bir yandan da Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında diplomatik temaslar sürdürülüyordu. Suriye ile Türkiye arasında arabuluculuk için ise Suudi Arabistan bazı girişimler başlatmıştı. Bütün bu gerginlikler Türkiye’de seçimlerin yapılmasıyla birlikte yatıştı. Ama belki de bu yatışmada en önemli etken  Türkiye’nin Moskova Büyükelçiliği’nde düzenlenen 29 Ekim resepsiyonuna  Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Kruşçev ile Başbakan Bulganin’in katılmaları olmuştu.

Bugün Suriye denkleminde dengeler Rusya’nın Esad rejimine verdiği desteği tartışılmaz bir ağırlıkla ortaya koymasından sonra değişmiştir. Rusya, Esad şahsen olmasa da, Şam’daki rejimin Suriye’de sahadaki gerçekliğin bir parçası olduğu ve meşru bir aktör olarak görülmesi gerektiği yönündeki tutumunu sürdürecektir. Suriye’deki geçiş süreci ve Suriye’nin geleceği konusunda Türkiye ile Rusya arasında derin görüş farklılıkları mevcuttur ve bu farklılıklar sürecektir. Bunun aşılması için Putin ve Medvedev’in üç gün sonra beraberce 29 Ekim resepsiyonunda Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne gitmelerini beklemek bugünün koşullarında hiç de gerçekçi gözükmüyor. Zira 58 yıl önce Türkiye’nin diplomasi üslubu ve uygulamaları belli bir adaba dayalı olarak sürdürülüyordu. Kruşçev ile Bulganin’in davranışları da bu diplomasi adabıyla uyumlu biçimde  şekilleniyordu. Bugün Türkiye bu diplomasi geleneğinden ayrılarak uluslararası topluma vereceği mesajları “Ey..” seslenme edatıyla başlayan hitabet örnekleriyle vermeyi tercih ediyor. Dolayısıyla, geleneksel diplomatik karşılıkları da alamıyor.

Eleştiri yaparken de ölçüyü kaçırmamak gerekir. Milyonlarca Suriyeli’nin yerlerinden edilmesine ve yüzbinlerce Suriyeli’nin ölümüne sebep olarak görülen Suriye Devlet Başkanı Esad’ın Moskova’yı ziyareti eleştirilirken, ister istemez milyonlarca Darfurlu’nun yerlerinden edilmesine ve yüzbinlerce Darfurlu’nun ölümüne sebep olarak görülen, üstelik Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından suçlu bulunan Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in 2008 yılının Ocak ayında Ankara’yı ziyareti hatırlara geliyor. Geçen hafta yitirdiğimiz Çetin Altan’ı saygıyla analım ve “enseyi karartmayalım”.