Acı var, kan var, ama vicdan yok...

Seçimlerin yapılmasından bu yana bir değil "yedi hafta" geçti. Ortada ne bir koalisyon hükümeti var ne bir koalisyon protokolü ne de somut olarak ortaya çıkmış bir koalisyon modeli. TBMM'deki dört partinin terörü lanetlemek için bir deklarasyon yayınlamak üzere bir araya gelmesi çağrısı yapılıyor. Ama bunu dahi başaramıyorlar.

Tarih 6 Mayıs 2010. Birleşik Krallık’ta seçimler yapılıyor ve ülke parlamenter demokrasi tarihinin son 36 yılında karşılaşmadığı bir durumla karşılaşıyor.Seçim sonucunda hiç bir siyasi parti tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu elde edemiyor. 13 yıl süren İşçi Partisi iktidarı sona eriyor. Hemen partiler arası görüşmeler başlıyor. Koalisyon olasılıkları gözden geçiriliyor. Fazla seçenek yok: üçüncü parti konumundaki Liberal Demokrat Parti koalisyon ortağı olacak. Hükümeti ya Muhafazakar Parti ile ya da İşçi Partisi ile kuracak.

Tarih 12 Mayıs 2010. Birleşik Krallık tarihinde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez bir koalisyon hükümeti kuruluyor. Muhafazakar Parti Başkanı David Cameron ve Liberal Demokrat Parti Başkanı Nick Clegg kameraların karşısına geçiyorlar, koalisyon hükümeti kurmak için mutabakata vardıklarını açıklıyorlar. Ertesi gün basın koalisyon protokolünün tüm ayrıntılarını yayınlıyor. Hükümet, karşılaşılan bu zor durumun büyük bir olgunlukla aşılması sonucu “bir hafta” içinde kuruluyor. Koalisyon protokolünde önemli bir madde de var: gelecek seçimlerin yapılma tarihi 7 Mayıs 2015. Koalisyon ortakları, kah uyumlu, kah çekişmeli, kah “kırmızı çizgimizdir” dedikleri konularda yumuşayan bir esneklik, uzlaşı, olgunluk ve demokrasi örneği vererek protokolü sonuna kadar uyguluyorlar.

Bu hikayenin sonu Liberal Demokrat Parti için oldukça hazin bitmiştir. Zira 7 Mayıs 2015’te yapılan seçimleri bu defa koalisyonun büyük ortağı Muhafazakar Parti tek başına iktidar çoğunluğunu elde ederek kazanmış, Liberal Demokrat Parti ise büyük bir hezimete uğrayarak gücünü kaybetmiştir. Bununla beraber, bu hükümet sırasında Birleşik Krallık önemli bir borç yükü altında girdiği beş yıllık parlamenter dönemi büyüme hızını yeniden yükselterek ve ekonomik sıkıntılarının da önemli bir kısmını aşarak kapatmıştır. Bugün Birleşik Krallık için, bu başarı performansını sürdürdüğü takdirde, yakında AB’nin en büyük ekonomisi olacağı tahminleri yapılmaktadır. Bu başarı, yaşadıkları tüm zorluklara rağmen koalisyon ortaklarının toplumsal uzlaşı ve olgunluğa yakışan bir anlayışla “egolarını aşarak” sözlerini tutmaları sayesinde olmuştur.

Tarih 7 Haziran 2015. Türkiye’de seçimler yapılıyor. Seçim sonucu hiç bir siyasi parti tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu elde edemiyor. 13 yıl süren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidarı sona eriyor.

Tarih 23 Temmuz 2015. Seçimlerin yapılmasından bu yana bir değil “yedi hafta” geçti. Ortada ne bir koalisyon hükümeti var ne bir koalisyon protokolü ne de somut olarak ortaya çıkmış bir koalisyon modeli. Söylentilere bakılırsa, AKP ve CHP liderleri teknik ayrıntılar üzerinde daha iki hafta kadar sürecek bir “çalışma”dan sonra bir araya gelerek koalisyon hükümeti kurulup kurulamayacağını değerlendirecekler. Olmazsa Kasım ayında seçimlerin yenileneceği dile getiriliyor. Seçimlerin yenilenmesi kararının alınmasına ise dört hafta kalmış durumda. Türkiye seçmeni merakla kullandığı oyların sonucunda ortaya çıkan tabloya bakıyor, bir hükümetin kurulması için bazı ülkelerde bir haftada sonuç alınırken, kendi ülkesinde hüküm süren “ileri demokrasi”de bir hükümet kurulabilmesi için neden haftalarca uğraşmak zorunda kalındığını anlayamıyor.Sormadan da duramıyor: acaba hükümet kurulacak mı yoksa kurulacakmış gibi mi yapılmakta?

Türkiye’nin ve ilgili olduğu coğrafyanın gündemi ise önemli meselelerle dolu: 15-16 Kasım tarihlerinde G-20 Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağız. Ya seçime hazırlanmakta olan, ya da henüz 100 günlük icraat dönemini dahi tamamlamamış olan bir hükümetle...

İran uluslararası toplumla yeniden kucaklaşmaya hazırlanıyor. Yaptırımların kaldırılması ve İran’ın dış politikasında da daha aktif bir dönemin başlaması söz konusu. Üstelik, İran bu yeni dönemde bölgemizin önemli sorunlarından olan Irak, Suriye ve IŞİD ile mücadelede de uluslararası toplum tarafından Türkiye’ye oranla daha yapıcı bir ortak olarak algılanmaya başladı.

Batı’da Yunanistan AB ile sürdürdüğü müzakerelerde şimdilik kısa dönem borç yükümlülüklerini giderebilmiş olsa da, vaat ettiği reformları gerçekleştirmek için önemli bir sınav verecek. Bunların başarıyla sonuçlanacağına ve Yunanistan ile AB’nin tekrar uyumlu bir şekilde yollarına devam edeceklerine dair herhangi bir garanti yok. Kriz çözüldü mü yoksa şimdilik donduruldu mu, bunu zaman gösterecek. Dolayısıyla, Yunanistan’a bağlı olarak AB’nin geleceği de henüz tam bir netlik kazanmış değil. Avro bölgesinin bütünlüğü korunabilecek mi yoksa Türkiye üyelik müzakerelerine yara almış bir AB ile mi devam edecek.

Ve sınırımızın hemen ötesi...Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi Ağustos ayında başkanlık seçimlerine hazırlanıyor. Suriye’de Esad rejimi ile Suriye Kürtleri IŞİD’e karşı ortak mücadelelerini sürdürüyorlar. Türkiye’yi ise Suriye’deki iç savaşa çekmek ya da ülkeyi karanlık bir girdaba sürüklemek için her türlü oyun oynanıyor, Türkiye terör saldırılarına hedef oluyor. Etnik kimliklerini aşan ve toplumsal uzlaşı için el ele veren, üstelik bu olgunluğu sınır ötesine de taşımaya çalışan gençler hunharca katlediliyor. Askerler pusuya düşürülüp öldürülüyor, polisler evlerinde cinayete kurban gidiyor. IŞİD ile mücadelede işgüder hükümetin nasıl bir karar alacağı beklenirken TBMM’deki dört siyasi partinin terörü lanetlemek için bir deklarasyon yayınlamak üzere bir araya gelmesi çağrısı yapılıyor. Ülke kan ağlarken herhalde atılacak en öncelikli adım bu olmasa gerek. Ama bunu dahi başaramıyorlar. Ve Suruç’ta yitirilen masum canlara, askerlere, polislere karşı vicdan borçlarını dahi ödeyemiyorlar...Yazık...