Adı 'Aylan'dı, şimdi 'Deniz' oldu

Türkiye, şayet sürdürmekte ısrarlı ise, bu açık kapı politikasını düzenli ve belli kıstaslara bağlı bir şekilde gözden geçirmeli. Aksi takdirde, Türkiye her türlü yasadışı kaçakçılığı bir ticari faaliyet olarak gören örgütlerin bir numaralı merkezi haline gelmek üzere.

Geçen haftayı dünya hep “Aylan”ın Bodrum Akyarlar kıyılarına vurmuş masum bedeninin görüntüleriyle hatırlayacak. Bu görüntünün çağımızın en önemli sorunu haline gelen “mülteciler meselesi” için çözüm arayışlarında yeni bir simge ve yeni bir motivasyon olması dilekleriyle belleklere işlendi minik Aylan... Üç yıl önce Kobane’de başlayan kısacık yaşamının anlatılacak bir öyküsü dahi oluşamamıştı henüz, ya da belki de yıllar boyu anlatılacak bir öykü olacaktı artık...

5 Eylül tarihinde Istanbul ve Marmara, Ege, Akdeniz, Karadeniz Bölgeleri (IMEAK) Deniz Ticaret Odası ile birlikte Deniz Haber Ajansı, Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün de işbirliğiyle bu konuyu ele alan uluslararası bir konferans düzenlediler. Kimi Sivil Toplum Kuruluşları vardır, isimlerinden büyük işler yaptıklarını iddia ederler. Bazıları da tevazuyla, sessiz sedasız dünyanın en büyük meseleleriyle ilgilenirler. IMEAK Deniz Ticaret Odası ve Deniz Haber Ajansı bu konferansta Aylan’ın sessiz sedasız göçünü aynı yalınlık, tevazu, fakat bir o kadar da etkin biçimde incelediler. Bu güncel sorunu ele alışı bakımından zamanlamasıyla dikkat çeken konferansın konusu “Akdeniz’de Yasa Dışı Göç Meselesi” olarak belirlenmiş, Uluslararası Denizcilik Örgütü’nün önde gelen isimleri konuşmacı olarak davet edilmişlerdi. Konu devlet kademelerinde sadece Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanlığı’nın ilgisini çekiyor olmalıydı ki, onun dışında başka bir kurumdan üst düzey resmi temsil göze çarpmadı. Oysa konferans dış politika yansımaları da olabilecek ilgi çeken bulguların ortaya çıkmasına yardımcı oldu. Başta Türkiye olmak üzere tüm ülkelerin bu bulguların üzerinde dikkatle durmaları gerekir.

Göç insanın neredeyse DNA’sında mevcut bulunan bir dürtü. İnsanlık tarihi yüzyıllardır çeşitli kavimlerin değişik nedenlerle bulundukları coğrafyalardan diğerlerine göçlerine tanık olmuştur. Ancak günümüzde göçün düzensizliği nedeniyle insanlık önemli bir sorunla karşı karşıya bulunuyor. Uluslararası Göç Örgütü’nün Genel Sekreteri William Lacy Swing de bunu vurguluyor:  “Göç çözülmesi gereken bir sorun değil, sorumlu ve insani biçimde yönetilmesi gereken bir gerçektir.”

Bu yılın başından beri Akdeniz’de 1600 kişi boğuldu. Buna rağmen Akdeniz’de yaşanan trajediye uluslararası toplum sadece bir boyutuyla, bir “arama kurtarma faaliyeti” olarak bakıyor. Oysa işin arama kurtarma safhası bu çaresiz insanların lastik botlarla kendilerini Akdeniz’e attıkları anda ortaya çıkıyor. Mülteci sorununun ve Akdeniz’deki yasa dışı göçmen sorununun bu safhaya gelmeden çok daha önce ele alınması ve çözüm için etkin bir uluslararası yönetişimin oluşturulması gerekiyor.

Türkiye üzerinden Avrupa’ya göçe çabalayan yabancıların tamamının Suriye’li oldukları sanılıyor. Oysa mülteci akını çeşitli uluslardan insanları kapsamakta. Suriye, Afganistan, Myanmar, Libya, Somali, Eritre, Kongo uyruklular gerek Türkiye üzerinden gerek başka yollarla Akdeniz’in kuzeyindeki Avrupa ülkeleri olan Yunanistan ve İtalya’yı kendilerine hedef seçiyorlar. Türkiye geçiş yolundaki ülkeler arasında başta gelenlerden biri. Son zamanlarda özellikle Türkiye kıyılarından Yunanistan adalarına yönelik insan kaçakçılığı yoğunluk kazanıyor. Bu konumu nedeniyle de, belki de çözüm arayışlarında en çok girişimci davranması gereken ve ön alması beklenen ülke Türkiye olmalı. Konuyu sadece “Avrupa utansın” söylemiyle geçiştirmek ne Türkiye’ye, ne Avrupa’ya ne de en mağdur durumdaki mültecilere ve göçmenlere fayda sağlıyor.

Türkiye açısından bakıldığında, bu meseleyi bir Türkiye özelinde, bir de uluslararası düzlemde ele almak yerinde olur. Türkiye özeline bakıldığında, yıllardan beri izlenen açık kapı ve vize muafiyeti uygulamalarının ülkeyi bir tür göçmen ve mülteci cenneti haline dönüştürdüğünü görmeyen ve duymayan kalmadı. Ancak bu insanların çoğu Türkiye’ye kalıcı olmak maksadıyla değil, bir fırsatını bulup Avrupa’ya kaçabilmek için geliyorlar. İşin püf noktası da burada zaten. Türkiye’deki insan kaçakçılığı şebekeleri sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından oluşmuyor. Bu örgütler ülkeye elini kolunu sallaya sallaya gelen diğer ülke vatandaşlarının da katıldıkları uluslararası bir yapılanmaya sahip. Türkiye, şayet sürdürmekte ısrarlı ise, bu açık kapı politikasını düzenli ve belli kıstaslara bağlı bir şekilde gözden geçirmeli, vize rejimini de, şayet muafiyet uygulamasını sürdürecekse, iyi yönetilir, düzenli bir hale getirmeli. Aksi takdirde, Türkiye her türlü yasadışı kaçakçılığı bir ticari faaliyet olarak gören ve insanlığı hiçe sayan uygulamalar içinde olan örgütlerin bir numaralı merkezi haline gelmek üzere. Daha da kötüsü, bugün karşılaşmasak da, yakında bu tür yasa dışı faaliyet gösteren örgütler Türkiye pazarında bir paylaşım savaşına da girişecek ve ülkeyi daha büyük bir düzensizliğe sürükleyecekler.

Uluslararası düzleme gelince, Türkiye bu yıl G-20 Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı için konuyu uluslararası toplumun dikkatine en üst düzeyde getirebilme fırsatını da elinde bulunduruyor. Küresel bir soruna dikkat çekmek Türkiye’yi  uluslararası toplumun saygın ve sorumlu bir aktörü konumuna yeniden yükseltecektir. Evsahibi ülke olarak, zirvede “acil özel gündem maddesi” altında tartışılacak bundan daha önemli bir mesele olamaz. Bu konu sadece Suriye, Esad rejimi, Irak, IŞİD, terörle mücadele veya benzeri tanımlamalar altında saptanacak bir başlığın ötesinde, tüm insanlığın karşı karşıya bulunduğu ve tüm insanlığın bir araya gelerek çözüm araması gereken bir başlık haline gelmiştir. Meseleyi bütüncül görebilmek, ağaçları değil ormanı algılayabilmek ve insanlığın da soruna bu bütüncüllükle sahip çıkmasını sağlamak gerekiyor. İster istemez, Nazım Hikmet’in bu anlayışı en iyi dile getiren dizeleri akla geliyor:

“Denizin üstünde ala bulut, yüzünde gümüş gemi, içinde sarı balık, dibinde mavi yosun, kıyıda bir çıplak adam, durmuş düşünür. Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa? Ne o, ne o, ne o, Deniz olunmalı, oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla...”

Aylan sessiz sedasız Deniz oluverdi tüm insanlığın gözleri önünde...

Türkiye kıyıdaki çıplak adam gibi kalmamalı, tüm insanlığı da Aylan’ın şahsında Deniz olmaya çağırmalı...