'Amerikan yüzyılı' mı bitiyor yoksa yeni yüzyıl Amerika'yı mı değiştiriyor?

ABD askeri kuvvet kullanımı yerine küresel etkisini artık "yumuşak güç" kavramı üzerine inşa etmeye başlıyor. Bu dönüşümün temel nedenini de Irak ve Afganistan müdahaleleri sonucunda ABD'nin Ortadoğu coğrafyasında önemli prestij kaybına uğraması oluşturuyor.

Uluslararası İlişkiler alanında çalışmakta olan akademisyenler arasında Amerikan dış politikasına son zamanlarda en çok etki yapan sosyal bilimci  olarak nitelendirilen Joseph Nye’ın son kitabı “Amerikan Yüzyılı Bitti mi?” başlığını taşıyor. Dış Politika (Foreign Policy) dergisinin 2011 yılında  dünyanın önde gelen 100 düşünüründen biri olarak nitelediği Nye, Haziran ayının başında Londra’da ünlü düşünce kuruluşu Chatham House tarafından düzenlenen ikinci Londra Konferansı’na konuşmacı olarak katılmıştı. Küresel liderlik konularının ele alındığı panelde bu ünlü sosyal bilimci ara sıra kitabına da atıfta bulunmak suretiyle hem sorunun yanıtını vermeye çalıştı hem günümüzdeki uluslararası ilişkiler yumağı hakkındaki değerlendirmelerini paylaştı.


Nye’ın “yadsınamaz gerçek” olarak vurguladığı en önemli olgu Çin’in yükselişi. Bununla beraber, bu yükselişin ABD’nin etkinliğini ortadan kaldıracak boyutta bir gelişme olmadığını savunan Nye, ABD ile Çin arasında giderek artan bir yakınlaşma olacağını, bunun da aslında uluslararası sistem için iyi bir gelişme olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor, “Amerikan Yüzyılı”nın ise bittiği görüşüne katılmıyor. Nye’ın Londra Konferansı’nda katıldığı panelde yaptığı kısa konuşmadan en çarpıcı biçimde hatırda kalan üç unsur vardı: Kutuplaşma olgusunu unutun, bu konu sadece ekonomik boyuttadır ve hepsi bundan ibarettir; uluslararası yönetişim konusunda artık sadece devletler ve uluslararası örgütler değil, devlet dışı yeni aktörler de sahnede yer alacaktır; ABD’yi henüz tamamen devre dışı kalmış olarak görmeyin, bu sonuca varmak için vakit çok erkendir. 2016 yılında yapılacak olan ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti adayı olarak yarışa giren önceki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yaklaşımı da bu anlayışı destekliyor: “Günümüzde çok kutuplu değil çok ortaklı bir dünyada yaşıyoruz” diyor Hillary Clinton.

Irak ve Afganistan müdahalelerinden sonra ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmeye başladığı görüşü son yıllarda çok sık dile getirilmekte. Hatta bu görüşü ABD’nin kaya gazı üretimini artırdığı ve artık enerji ithal eden bir ülke değil enerji ihraç eden bir ülke konumuna doğru ilerlediğine bağlayarak destekleyen, bunun sonucunda Ortadoğu petrolüne ihtiyacı kalmayacağı için ABD’nin bölgeye olan siyasi ilgisinin de azalacağı sonucuna varan açıklamalar görülmekte. Oysa ABD küresel düzeyde önemli ve en güçlü aktör olma konumunda herhangi bir gerileme içinde değil. Aksine, bu konumunu sağlayan yöntemlerde bir dönüşüm geçirmek ve durumunu daha da pekiştirmek hedefini güdüyor. Bu dönüşümü de yine Nye’ın ortaya atmış olduğu bir kavramla açıklamak gerekirse, ABD askeri kuvvet kullanımı yerine küresel etkisini artık “yumuşak güç” kavramı üzerine inşa etmeye başlıyor. Bu dönüşümün temel nedenini de Irak ve Afganistan müdahaleleri sonucunda ABD’nin Ortadoğu coğrafyasında önemli prestij kaybına uğraması oluşturuyor.

Bununla beraber, kendi iç kamuoyunda da ABD’nin uluslararası ilişkilerde eskiye oranla daha az müdahaleci olmasını savunanların oranı arttı. 1964 yılından beri yapılmakta olan kamuoyu yoklamalarında “başka ülkelerin meselelerinin çözümünü bırakalım kendileri bulsunlar, biz uluslararası ilişkilerde daha çok kendi işimize bakalım” görüşünü savunanların oranı önceleri %20 ile %40  arasında değişirken, bu oran 2013 yılında ilk kez %52’ye yükseldi. ABD uluslararası sorunlar bağlamında Irak ve Afganistan’da olduğu gibi askeri kuvvet kullanarak çözüm aramak yerine artık daha farklı yaklaşımlar benimsemeyi yeğliyor, çok ortaklı, çok yönlü stratejiler geliştirerek etkisini sürdürmeyi hedefliyor.

Irak müdahalesi “Arap Baharı” diye de adlandırılan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaygınlaşan ve totaliter rejimlere başkaldıran halk hareketlerinden önce gerçekleştirilmişti. ABD bu halk hareketleri başladığında başka ülkelerin rejimlerinin ve liderlerinin askeri müdahale ile devirilmesi yönteminden de artık uzaklaşmaya başlamış, bu tür müdahalelerin ülkeleri daha sorunlu durumlarla karşı karşıya bıraktığını görmüştü. Nitekim, Irak’ta Saddam’ın devrilmesinden bu yana on yıl geçmişken hala istikrara kavuşulamaması  yaşayan önemli bir  örnektir. Afganistan’da da durumun çok farklı olduğu söylenemez. Libya örneğinde durumu  kavradığını açıkça gösteren ABD, Suriye örneğinde bu kararı artık tamamen içselleştirmiş görünüyor. Önemle altını çizmek gerek: Nye askeri kuvvetin ABD’nin uluslararası gücünün önemli bir boyutu olarak kalmaya devam edeceğini, ABD’nin müttefiklerine güvenlik desteği sağlamayı sürdüreceğini, dolayısıyla gerektiğinde sınırlı müdahalelerin de gündemden düşmeyeceğini vurgulamaktan geri kalmıyor.  

Türkiye’nin dış politikasında “yumuşak güç” kavramının kullanılması ve bu yaklaşımla uluslararası sorunlar karşısında etkin, yapıcı ve kolaylaştırıcı roller üstlenilmesi 2009 yılına kadar uygulandı. Pek de başarısız olunduğu söylenemez. Türkiye tüm komşularının sorunlarına bilinçli bir anlayışla yaklaşıyor, hem ikili hem çok taraflı adımlarla sorunların çözümünde kuvvet kullanımını savunmuyor, işlevsel, ekonomik işbirliğini öne çıkaran, insani ve tarafsızlık ilkesine önem veren yöntemlerle hareket ediyordu. Birçok ülkeyle Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi adı altında harekete geçirilen mekanizmalar da  bu yaklaşımda Türkiye’ye önemli avantajlar sağlıyordu. 2011 yılına kadar, bu konudaki en ileri uygulamanın Suriye ile gerçekleştiğini  hatırlamamak mümkün değil.

ABD’nin liderlerin devrilmesi ve rejimlerin değiştirilmesi yöntemini yumuşak güç uygulaması ile değiştirmeye başladığı dönemde Türkiye’nin yumuşak güçten kuvvet kullanımını destekleyen bir anlayışa doğru dönüşüm geçirmesi Suriye sorunu karşısında Türkiye’nin gerek ABD gerek uluslararası toplumun diğer aktörleriyle arasındaki temel görüş ayrılıklarının başlıca nedenini oluşturmuştur. Bu görüş ayrılığı Suriye’de asıl mücadelenin IŞİD’e karşı verilmesi gerektiği görüşünde olan uluslararası toplumla ve askeri kuvvet kullanımını da IŞİD’e yöneltmek isteyen ABD ile uyum içinde olmamızı engellemiştir. Son günlerde bu bağlamda bazı yeni yaklaşımların ve çalışmaların yapılmakta olduğu gözden kaçmıyor. Bununla beraber 21. Yüzyılın temel uluslararası ilişkiler prensibini yumuşak güç anlayışının oluşturacağı görüşünün Türkiye’nin dış politikasında tam anlamıyla benimsendiğini görmek için sadece “Esad mı, IŞİD mi?” sorusuna takılıp kalmak yetmiyor. Türkiye “IŞİD mi, YPG mi?” sorusuna da sağlıklı bir yanıt bulamadıkça hem kendi iç istikrar ve huzurunu tehlikeye atmak, hem çok ortaklı uluslararası ilişkiler ortamında ayrık otu gibi yalnızlığa mahkum kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Yeni Hükümet’in 21. Yüzyılın gerçekleriyle uyumlu bir dış politika uygulaması sadece Türkiye halkının değil, tüm komşularımızın ve uluslararası toplumun başlıca beklentisini oluşturuyor.