Anadolu kültürünü kaybetmek, Türkiye'yi kaybetmektir

10 Ekim Türkiye'nin 11 Eylül'üdür. Bunu anlamayacak kadar gözü kapanmış insanlarla dolu olmamalı bu ülkenin toprakları.

Anadolu toprakları bin yıllar boyunca değişik uygarlıkları konuk etmiştir. Bu topraklar üzerinde yerleşen ve kendi çağlarında dünya üzerinde her biri ayrı ayrı önemli konumlara sahip olmuş uygarlıklar... Birbiri üstüne gelen, kendi derin izlerini bırakan halkların yaşadığı topraklardır Anadolu. Öyle ki, bir uygarlığın katmanlarını kabuk soyar gibi soydukça altından daha eskileri çıkar. Arkeoloji, antropoloji ve etnografya bakımından belki de dünyanın en uygarlık birikimli topraklarına sahiptir bu tarih zengini bölge. Parmak ısırtır, imrendirir. Bugün daha hala keşfedilmemiş tarihi kalıntıların yer aldığı bu topraklarda belki de insanlığın en eski izlerinden biri olduğu ve bulunduğundan itibaren insanlık tarihi hakkındaki tüm alışılmış anlatımların gözden geçirilmesine yol açan Göbeklitepe de Anadolu'dadır. Doğudan batıya, Mezopotamya'dan Ege'ye uzanan bütünlüğüyle Anadolu tarihi insanlık tarihinin beşiğidir adeta. Bugün bu topraklar üzerinde yaşayan Türkiye halkının da bin yılların birikimiyle harmanlanmış mayasının tarihidir aynı zamanda. 

Türkler Anadolu topraklarını yurt edinmeye geldiklerinde tarih 11. yüzyılı gösteriyordu. O sıralarda Doğu Romalılara ait Bizans devletinin hüküm sürdüğü topraklarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da farklı beylik ve hanlıklar vardı. Alparslan Doğu Anadolu'daki Ermeni Hanlığı ile yaptığı savaşı kazanıp kendi hükümranlığı altına aldıktan sonra Han'ın kızını da kendine almıştı. Malazgirt meydan muharebesine giderken Güneydoğu'daki yerleşik Kürt Beylikleri'nden de destek almış, Bizans'ın acımasız despotluğuna karşı tüm bu farklı unsurlardan oluşan Anadolu halkına huzurlu, barış dolu bir yaşam fırsatı yaratmıştı. O zamanlar bugünkü Diyarbakır'ın adı Amed'di. Sivas'ta ise Romen Diyojen'in ordularının Alparslan'la savaşa tutuşmak üzere doğuya yürürken üzerinde geçip yerle bir ettiği Ermeni köyleri vardı. Anadolu toprakları Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve daha nicelerinin bir arada çağlar boyu yaşadıkları topraklar olmuş, onların tümüne ortak yurt oluşturmuştur. Bugünün Türkiye Halkı'nın DNA'sı bu harçla yoğurulmuş ve bu beraberlikle bütünleşmiştir.

Tarihi bilmemek değil öğrenmemek ayıptır. Son yıllarda oynana oynana oyuncak haline getirilen eğitim sistemimiz nedeniyle Türklerin tarihinin Anadolu tarihiyle, Anadolu tarihinin de Türklerin tarihiyle başladığını sananlar artmıştır. Öyle olunca  Anadolu tarihinin bugünün Türkiye'si için ne zenginlikler bıraktığını ve insan kaynaklarımızın hangi birikimle donandığını anlayanlar da azalmıştır. Birileri bu köreliş ve kötüye gidişten memnuniyet duyuyor olmalı. Türkiye insanı artık dünya tarihinden koptuğu gibi kendi tarihini de yeterince özümseyemiyor, öğrenemiyor.

Bugün daha da vahim bir gerçekle karşı karşıyayız. Anadolu toprakları üzerinde yaşayan Türkiye halkı artık kendi bütünlüğünün bu tarihten gelen zenginliğini hazmedemeyen bir hale geldi. Toplum giderek kutuplaşıyor, halk kendini Türkiye içinde yaşıyor olmanın gerçekliğinden kopararak sanal bir soyutlamayla etnik, milli, dini, mezhebi bir gettolaşma içine hapsetmeye başlıyor. Ötekileştirme ve ayırımcılık dünya üzerinde başka hiçbir ülkede görülmeyecek bir düzeye geliyor. Buna benzer durumlarla karşılaşan halkların geçmişlerinde iç savaş yaşadıkları, milyonlarca can kaybından sonra da pişman olup nedamet getirdikleri, bir arada yaşamayı ancak bu trajik musibet sonucunda içselleştirebildikleri görülmüyor, görmezden geliniyor, unutuluyor. Tarihi öğrenmeme ayıbı bu çarpıcı özelliğiyle her gün bir defa daha yüzümüze tokat gibi çarpıyor. Oysa, yüzyılların değil, daha dünün tarihine baktığımızda yakın çevremizden bu dersleri çıkarabilecek örneklerin bolluğu hemen dikkati çekiveriyor. Dışarıdan bakıldığında giderek artan acımayla karışık değerlendirmeler bu ülkenin vatandaşlarının sevinçte de kederde de artık bir araya gelemeyecek kadar ayrıştıklarından söz ediyor... Yazık...

10 Ekim Türkiye'nin 11 Eylül'üdür. Bunu anlamayacak kadar gözü kapanmış insanlarla dolu olmamalı bu ülkenin toprakları. 10 Ekim Ankara Katliamı'nın sonuçlarına bakınca yaşamını yitirenlerin yaralarını hep birlikte sarmak bu topraklarda yaşayan tüm yurttaşların birinci görevi olmalıdır. Had safhaya vardığı su götürmeyen istihbarat ve güvenlik zaafiyeti ancak insanın insana değer vermesiyle giderilebilir. Terörist örgütlerin dini, imanı, milliyeti yoktur. Hele terörü din adına yaptığını savunan terörist örgütlerin karşısında en dik duruşu dinine bağlı ve saygılı olanlar göstermelidir. Göstermelidir ki onları korudukları algısı oluşmasın. Öyle bir algı oluşmasın ki toplumun içindeki güven duygusu yok olmasın, toplumu birbirine bağlayan tüm dinamikler birer birer çözülüp dağılmasın. Aksi takdirde bu gidişin sonu felakettir. 

13 Ekim akşamı Konya'da oynanan Türkiye-İzlanda maçında Ankara Katliamı'nda yaşamını yitirenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşunu bir insanlık ayıbına dönüştüren biçareler için söylenecek hiç bir şey yok. Onlar ayıplarıyla yaşadıkça ezilecek ve giderek küçüleceklerdir. Türkiye'nin acılı günlerinde ve ulusal yas'ın hüküm sürdüğü bir sırada elde edilen bu başarıya sevinemedik. Ama Fatih Terim'in sözleri Türkiye'de hala insana değer veren insanların olduğunu gösterdi. "Keşke gitmeseydik" dedi Fatih Terim, "Keşke insanlarımız ölmeseydi de biz gitmeseydik finallere. Tek bir can kaybı dahi olmasaydı." 

Ankara Katliamı'nın Türkiye'ye yaşattığı acının ve bıraktığı, daha da bırakacağı derin izlerin tesellisi hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu teselli ancak Türkiye'de yaşayan tüm yurttaşların Anadolu'nun tarihine, kültürüne, geleneklerine dayalı bir anlayışla ve sevgiyle birbirlerine sıkı sıkı sarılmaları halinde  mümkün olabilir. Tabii bir de bu cinayetlerin faili meçhul cinayetler serisine katılmamasıyla... Türkiye insanına saygı bunu gerektiriyor. Umalım ki geç kalınmasın.