Ankara-Paris ekseninde IŞİD'le mücadelenin temel dinamikleri

Nasıl bir safhaya giriyoruz? İlan edilmemiş Üçüncü Dünya Savaşı nerede, hangi zeminde, hangi düşmana karşı ve nasıl sürdürülecek? Hedef IŞİD ise bu hedefe karşı gerçekleştirilecek olan savaşta izlenecek taktik ve strateji ne olacak?

10 Ekim Ankara katliamı ve 13 Kasım Paris katliamı dünyanın terörle mücadelesinin artık ilan edilmemiş bir tür Üçüncü Dünya Savaşı niteliği kazandığına işaret ediyor. Bu savaş demokratik, özgürlükçü, insana değer veren, eşitlikçi ve ideolojik kalıplarla sınırlanmamış bir yaşam biçimi ile bunun tamamen karşısındaki kampı oluşturan karanlık, çağdışı, totaliter bir anlayışın egemen olduğu toplum modeli arasında geçecek. Bu savaşta herkes hangi safta yer aldığını net olarak belirlemeli.

Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkarmak bu savaşta etkin sonuç alabilmek için büyük önem taşıyor. Türkiye’nin Suriye krizinin başından beri izlediği politika uluslararası toplumun yaklaşımlarından farklı oldu. Evet, Suriye krizine daha çok başlarda, erken bir safhada müdahale etmek gerekiyor, Suriye halkının Esad diktatörlüğünün zulmü altında ezilmesine son vermek için bu ülkede baş gösteren demokratik muhalefete bir şekilde destek vermek ve yardımcı olmak gerekiyordu. Bu gerçekleşemedi. Uluslararası toplumun o safhada gereken kararlılığı gösterememesi ve birlikte hareket edememesi  binlerce insanın hayatını kaybetmesine, milyonlarca insanın da evlerinden, yurtlarından, doğup büyüdükleri topraklardan belki de bir daha hiç geri dönmemek üzere sökülüp uzaklaşmasına yol açtı. Suriye artık bir daha eskisi gibi olmayacak.

Suriye krizinin safha safha nitelik değiştirdiğini anlamak mümkündü. Uluslararası toplum krize başlangıçta müdahale edemedi ama bu hatanın sonucunda ortaya çıkan IŞİD belasının krizin yarattığı en ciddi tehdit olduğunu tespit etmekte fazla gecikmedi. Türkiye’nin hatası ise Suriye krizinin değişen niteliği ile ilgili tespitlere katılmakta gecikmesi oldu. Bugün IŞİD ile mücadeleye Türkiye de etkin biçimde katılıyor, Suriye’deki IŞİD hedeflerini, ara sıra da olsa, bombalıyor, Türkiye sathında IŞİD’in uyuyan hücrelerini bir bir ortaya çıkarmaya çalışıyor ve bunlara artık gereken müdahaleleri yapıyor. 

Bu politika değişikliği keşke IŞİD’in sebep olduğu terörist saldırılar gerçekleşmeden, yüzlerce masum Türkiye’li vatandaşımız yaşamını yitirmeden sağlanabilseydi. Olmadı. Olabilseydi, o masum canların acılı yakınlarının zihinlerinde Türkiye’de IŞİD ve benzeri oluşumlara  müsamaha gösterildiği ve bu ejderhanın büyümesinin nedenlerinden birinin de üstü kapalı bir ideolojik sempati olduğu algısı oluşmayacaktı.

Fransa’nın 13 Kasım 2015 tarihinde yaşadığı “Uğursuz Cuma” katliamı IŞİD ile mücadelede yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Hristiyan kültüründe Cuma günlerinin ayın 13’üne denk gelmesi uğursuzluk olarak addedilir. Batıl bir inançtır ama bu kültürde bunu ciddi olarak içselleştiren ve yaşamını bu tür batıl inançların etkisiyle şekillendiren insanların sayısı az değildir. Paris katliamının bu batıl inancı daha da güçlendirmesi olasıdır. Belki de IŞİD’in Paris’teki terör eylemi için bu tarihi seçmesi de bir tesadüf değildir. Bununla beraber, IŞİD ile mücadelede girmek üzere olduğumuz yeni safhada bu Uğursuz Cuma sendromunun da önemli rol oynayacağını hatırda tutmakta yarar var.

Peki nasıl bir safhaya giriyoruz? İlan edilmemiş Üçüncü Dünya Savaşı nerede, hangi zeminde, hangi düşmana karşı ve nasıl sürdürülecek? Hedef IŞİD ise bu hedefe karşı gerçekleştirilecek olan savaşta izlenecek taktik ve strateji ne olacak? Herşeyden önemlisi, Türkiye bu savaşın içinde nasıl bir konumda yer alacak ve nasıl bir katkıda bulunacak? 

Öncelikle şu tespiti yapalım. Artık "Suriye'de Esad rejimi gitmedikçe çözüm olmaz" görüşünün geçerliliği kalmamıştır. Türkiye'nin bu sabit fikri en çok Fransa tarafından anlayışla karşılanıyordu. IŞİD'in Paris katliamı ertesinde Fransa'nın da asıl düşmanı artık IŞİD'dir. 

İkinci olarak yapılacak tespit IŞİD'in niteliği konusundadır. Teröristler "cihad" yaptıklarını, hunharca insan öldürmeyi, acımasızca kafa kesmeyi "din adına" yaptıklarını bağır bağır söylemektedirler. Kurduklarını iddia ettikleri devletin adı bile "İslam Devleti"dir. Hal böyle olunca ne "terörün dini yoktur" şeklindeki söylemlerle İslam dinini temizleme çabaları, ne IŞİD'in adında "islam" kelimesi geçmesin diye yapılan Arapça cambazlıkları bir işe yaramaktadır. Terörün elbette dini yoktur. Ama IŞİD var oldukça dinin terörü olmadığına kimseyi inandırmak mümkün olamamaktadır.

İslam ile terör arasındaki bu ilintiyi kırmak ancak dinin siyasileştirilmesinden kurtulmakla mümkün olabilecektir. İşte bu noktada Fransa ve Türkiye'ye düşen rol çok önemlidir. Fransa, bu teröristler eylemlerini din adına yaptıklarını ilan ettikleri halde,  islam dinini terörist bir din olarak etiketleyip savaşı bir islam aleyhtarlığına dönüştürmeyecek kadar olgun, liberal ve laik bir topluma sahiptir. Türkiye, nüfusunun kahir ekseriyeti müslüman olduğu halde laik bir toplum yapısına sahiptir ve bu özelliği ile Fransa toplumuna bu anlayışında yardımcı olabilecek yegane müslüman nüfuslu ülkedir. IŞİD ile savaşın bir din savaşına dönüşmemesi mücadelenin işte Fransa ve Türkiye'nin birlikte yakalayabilecekleri bu zemin üzerine yerleştirildiği takdirde mümkün olabilecektir. Aksi takdirde Batı toplumlarında IŞİD üzerinden islamofobiyi had safhaya vardırmak isteyebilecek güçler mevcuttur ve bu menhus emellerini gerçekleştirebilmek için önlerine gelen her fırsatı artlarına koymayacaklardır.

Suriye'nin geleceğini kurmak için Suriye'nin ve yakın çevremizin öncelikle IŞİD'den kurtarılması gerekiyor. Ne yazık ki, bu mücadele son olarak Viyana'da ABD ve Rusya'nın üzerinde mutabık kalındığını açıkladıkları anlaşmanın 18 aylık vadesinden çok daha uzun sürecek. Türkiye demokratik, özgürlükçü, aydınlık, laik ve insana değer veren anlayışın yanında olduğunu açıkladığı andan itibaren IŞİD'le mücadelenin en önemli ortağı haline gelecektir. Türkiye'nin bu tercihini samimi olarak ortaya koyması içinde yer almayı hedef olarak belirlediği ve bugün ifadesini Avrupa Birliği'nde bulan toplum modeli ve yaşam anlayışına yakınlaşmasını sağlayacaktır. AB de ancak o zaman Türkiye'yi Suriye'li mültecilerin yerleştirildikleri bir mülteci kampı olarak görmek ve Türkiye'yi bunu kabule ikna etmek yerine ezilen halkların sorunlarına daha insani çözümler bulmak için samimi bir ortak olarak kabul edebilecektir.