Avrupa Birliği yolunda 'ilerlemek ya da ilerlememek: İşte bütün mesele bu!'

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri ne öldürüyor ne yaşatıyor, süründürüp duruyor adeta. Bu süreçte bir yere varamıyor olmamızın asıl suçlusunun kim olduğunu tespit etmek de zor.

William Shakespeare'in "Hamlet" adlı oyununun en klasik sahnesi ve tiradıdır "Olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu!". Aslında Hamlet oyunun üçüncü perdesinin birinci sahnesinde bu uzun konuşmayı yaparken içinde bulunduğu bir ikilemi sorgulamakta, yaşam ile ölüm arasındaki tercihin ne kadar zor olduğunu, yaşamın acılarla dolu bir ızdırap denizi olarak önünde uzayıp gitmesine katlanmak zorunda kaldığını, bununla birlikte ölüm sonrası belirsizliğin ve ölümün ne getireceğinin bilinmezliğinin verdiği büyük kuşkunun içini kemirmesinin de bu ikilemden çıkmasına engel olduğunu anlatan bir muhasebe yapmaktadır kendi kendiyle... "Olmak ya da olmamak", "ölmek ya da ölmemek" sorusuna dönüşmektedir bir bakıma...

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri ise ne öldürüyor ne yaşatıyor, süründürüp duruyor adeta. Bu süreçte bir yere varamıyor olmamızın asıl suçlusunun kim olduğunu tespit etmek de zor. Türkiye'den bakıldığında AB'nin haksızlık yaptığı, önyargılı hareket ettiği ve "Türkiye'yi üye olarak kabul etmemek için her türlü mazereti yarattığı" gibi kolaycı bir açıklama yapmak son yıllarda en geçerli açıklama haline geldi. AB açısından bakıldığında ise durum farklı. AB Türkiye'nin üyelik beklentisinin gerçekleşmesi için neler yapılması gerektiğini "İlerleme Raporları" ile tanımlıyor. Türkiye de her yeni ilerleme raporu yayınlandığında bunun içinde yer alan öneri, eleştiri ve fikirleri yeni bir haksızlık ve önyargı örneği olarak algılayıp kendini savunmak ve bunların "suni olarak yaratılmış gerekçeler" olduğunu ileri sürmekle vakit geçiriyor. Bu sürecin ilerlemesinde gerçek engelin hangi taraf olduğunu anlamak da her geçen gün daha zorlaşıyor. AB gerçekten Türkiye'yi üye olarak içine almak istiyor mu yoksa istiyor gibi mi görünüyor? Türkiye gerçekten AB üyesi olmak istiyor mu yoksa istiyor gibi mi görünüyor? Bu ilişkiler de "İlerlemek ya da ilerlememek" sorusunda tıkanıp kalıyor.

AB'nin Türkiye hakkındaki yeni ilerleme raporu uzun süredir yayımlanmak için bekliyor. Seçimlerden önce yayımlansın mı yayımlanmasın mı derken, seçimlerin hemen ertesinde yayımlanması da ertelendi ve sonunda bu hafta içinde, eğer yeni bir erteleme olmazsa, 10 Kasım tarihinde yayımlanmasına karar verildi. Aslında bu gecikme ve ertelemelerin en önemli nedeninin "Mülteciler Krizi" olduğu söyleniyor. Almanya Şansölyesi Merkel'in Türkiye'yi ziyareti ertesinde Suriye ve mülteciler konusu Türkiye-AB ilişkilerinde nasıl bir gelişme ya da açılım sağlayacak, bu merakla bekleniyor. İlerleme raporunun gecikmesinin de özünde bu konudaki karara bağlandığı ileri sürülüyor. Ankara Suriye'li mülteciler krizi konusunu AB ile ilişkilerin ve üyelik müzakereleri sürecinin yeniden ivme kazanması için önemli bir "koz" olarak görüyor ve bunu değerlendirmeye çalışıyor. Oysa AB açısından bakıldığında Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinin önünde Suriye'den çok daha önemli sorunlar olduğu biliniyor. Rapor da, açıklandığı zaman görüleceği üzere bunları dile getirecek.

Türkiye AB ile üyelik müzakerelerinde 23. ve 24. başlıkların açılmasını önemsiyor. Birincisi "Adalet ve Temel Haklar", ikincisi ise "Adalet, Özgürlük ve Güvenlik" konularını ele alıyor. AB bu iki başlıkta da Türkiye'de yeterli bir ilerleme görülmediği düşüncesinde. Taslak rapor, herhangi bir değişiklik geçirmediği takdirde, birçok eleştiriyle dolu olacak.

23. başlık için bakıldığında, AB Türkiye'de yargı bağımsızlığı, insan hakları, azınlıkların korunması ve ifade özgürlüğü alanlarında ciddi eksiklikler hatta geriye gidişler olduğu inancında. Yargı bağımsızlığı bağlamındaki değerlendirmelere bakıldığında, yüksek sayıda hakimin kendi istekleri dışında başka yerlere tayin edildiklerine, devam eden davalara ilişkin yürütme ve yasama kanatlarından yorumlar geldiğine, böylelikle kuvvetler ayırımı ilkesinin zedelendiğine, Hükümet üyelerinin bazı hakim ve savcıların saygınlığını düşürecek yönde açıklamalarda bulunduklarına, davaların uzun sürdüğüne, özellikle beş yıldan uzun süren davaların sanıkların ceza almadan salıverilmeleriyle sonuçlandığına, yolsuzlukla mücadele alanında ilerleme kaydedilmediğine, genel bir yolsuzluk algısının mevcut olduğuna, kamuoyunda bilinirliği yüksek soruşturma ve  davalara hükümetin müdahale ettiğine dikkat çekilmektedir.

İfade özgürlüğüne gelince, internet yasasının açık bir şekilde Avrupa Standartlarının gerisinde olduğu, gazetecilere ve medyaya yönelik tehdit ve sindirme eylemlerinin endişe verdiği, ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasaların bulunduğu, nefret söylemi yasasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile uyumlu olmadığı dile getirilmektedir.

Konuya 24. başlık açısından bakıldığında ise, Türkiye'nin Avrupa Konseyi'nin insan kaçakçılığının önlenmesi sözleşmesini kabul etmediğine, bu konuya ilişkin bir yasa da kabul etmediğine işaret edilmekte, Terörizmle mücadele alanında önemli eksiklikler bulunduğu, örneğin Türkiye'nin "Suç Gelirlerinin Aklanması, Araştırılması, El Konulması, Müsaderesi ve Terörizm'in Finansmanı'na İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi"ni onaylamadığı, Türkiye'de kişisel verilerin korunması yasası olmadığı için AB ülkeleriyle adalet ve güvenlik alanında işbirliğinin sınırlı kaldığı vurgulanmaktadır.

Türkiye AB ile ilişkilerinde "ilerlemek mi ilerlememek mi" sorusunun cevabını samimi olarak olumlu şekilde vermek istiyorsa herhalde kuvvetler ayırımı, yargının bağımsızlığı, hukuk devletine yakışan uygulamaların hayata geçirilmesi, basın özgürlüğü, medya mensuplarının baskı altında tutulmaması, gazetecilerin dövülmemesi, haksızlıkların ve orantısız güç kullanımının cezasız kalmaması, her türlü ayırımcılığın önlenmesi, nefret suçlarının cezalandırılması gibi alanlarda Avrupa Birliği standartlarına ulaşmak için de samimi olarak çalışmalı ve gerekli düzenlemeleri yapmalıdır. Aksi takdire AB tarafından bakıldığında bu samimiyetin ve kararlılığın olmadığı inancı Suriye'li mülteciler konusunda ne pazarlık yapılırsa yapılsın günü kurtarmaktan öteye geçmeyecek ve ortadan kaldırılamayacaktır.