Başkan Obama ve Türkiye-ABD ilişkilerinde 'güven' unsurunun rolü

ABD Başkanı Obama'nın İran ile imzalanan anlaşma hakkındaki bir ifadesi dikkat çekiciydi. Obama "İran mutabakatı güven esasında değil, doğrulama esasında inşa edilmiştir" dedi. Obama'nın bu kadar önemli bir anlaşmanın imzalanmasının hemen ertesinde dile getirdiği bu ifadeden devletler arası ilişkilerde güven unsuruna ne kadar önem verdiği kolaylıkla anlaşılmaktadır.

Devletler arası ilişkilerin en önemli unsurlarından biri "güven"dir. Güven, karşılıklı olarak devletlerin özellikle dış politika ile ilgili konularda birbirleriyle benzer tutumlar belirlemelerine ve bu tutumları uygulamalarına dayanak oluşturur. Böylelikle, uluslararası ilişkiler zemininde devletlerin birlikte hareket edebilmeleri, ittifak ilişkileri kurmaları ve bu ilişkileri ilerletmeleri, uluslararası sorunların çözümünde ortak hareket etme imkanı bulabilmeleri sağlanır. Güvenin genellikle siyasi liderler arasında kurulan üst düzey yakın dostluk ilişkileriyle pekiştirildiği bilinir. Güven esasına dayandırılmadan kurulan ilişkilerin kalıcı, sağlam, sürdürülebilir olması güçtür.

Son zamanlarda tüm dünyanın yakından izlediği İran'ın nükleer programı ile ilgili anlaşmanın hazırlanması ve sonuçlandırılması sırasında güven unsuru sık sık dile getirilen kavramlardan biri oldu. Anlaşmanın en önemli maddeleri üzerinde taraflar birbirlerine karşı güven duymadıkları için bir türlü mutabakat sağlanamıyordu. İran, uygulanmakta olan yaptırımların uzun bir vadeye yayılarak değil hemen kaldırılmasını istiyordu. İran'ın karşısındaki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin beş sürekli üyesi ile birlikte Almanya'nın oluşturdukları Altılı Grup ise İran'ın uranyum zengileştirmesi ve nükleer enerji üretme yeteneğinin belli ölçülerde sınırlanması konusunda bazı taahhütlerini yerine getireceğinden emin olamıyorlar, güçlü bir denetim ve doğrulama mekanizması kurulmasında ısrar ediyorlardı. Sonuç olarak, her iki taraf da belli yumuşama ve tavizler verilmesi suretiyle mutabakatı sağladılar, İran ile Altılı Grup arasındaki Tahran anlaşması nihayet sonuçlandı.

ABD Başkanı Obama'nın İran ile imzalanan anlaşma hakkındaki bir ifadesi dikkat çekiciydi. Obama "İran mutabakatı güven esasında değil, doğrulama esasında inşa edilmiştir" dedi. İran ile imzalanan anlaşma kuvvetli bir denetim ve doğrulama mekanizması sayesinde sürekli olarak gözetim altında kalacak ve İran'ın taahhütlerine sadık kalıp kalmadığı kontrol altında tutulacak.

Obama'nın bu kadar önemli bir anlaşmanın imzalanmasının hemen ertesinde dile getirdiği bu ifadeden devletler arası ilişkilerde güven unsuruna ne kadar önem verdiği kolaylıkla anlaşılmaktadır. Başkanlık dönemi boyunca Obama birçok uluslararası meselenin çözümüne ilişkin arayışlarda kendi kişisel itibar ve prestijini ortaya koyarak çaba göstermiştir. Ne var ki, Obama'nın doğrudan taraf olduğu ve içinde yer aldığı iki önemli süreçte Türkiye'den beklediği güveni görebildiğini söylemek güçtür. Bu durum, en azından bugün itibariyle, Başkan Obama'nın Türkiye'ye karşı duyduğu güven hakkında önemli ipuçları verecek niteliktedir.

Obama seçim kampanyası sırasında, başkan seçildiği takdirde görevinin ilk 100 günü içerisinde "bir müslüman ülkeyi ziyaret edeceği" taahhüdünde bulunmuştu. Bu tercihini nüfusunun çoğunluğu müslüman olan laik Türkiye Cumhuriyeti doğrultusunda kullanarak islam alemine Türkiye'yi ne kadar önemsediğini ve bir bakıma Türkiye'nin örnek alınması gerektiğini düşündüğünü göstermeye çalışmıştı. Ziyaret 6-7 Nisan 2009 tarihlerinde gerçekleşmişti. O tarihlerde Türkiye ile Ermenistan arasındaki ikili ilişkilerin normalleştirilmesini öngören protokollerin hazırlık süreci de hızla ilerliyordu. Ermeni diyasporası ise Obama'nın başkan seçildikten sonra ilk kez yapacağı 24 Nisan konuşmasını heyecanla bekliyor, konuşmada "soykırım" sözcüğünü kullanmasını umuyordu. Obama bu ziyaret sırasında Istanbul'da düzenlenen bir resepsiyonda Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbandyan ve normalleşme sürecine önemli katkıda bulunan İsviçre Dışişleri Bakanı Micheline Calmy-Rey ile de bir araya gelmiş, sürecin gelişimi hakkında bilgi almış, bu süreci desteklediğini dile getirmişti. Obama'nın bu şekilde şahsi siyasi desteğini verdiği sürecin, üstelik onun bu ziyaretinden kısa bir süre sonra umulmadık biçimde yara alması ve istenen sonuca ulaşamaması ABD Başkanı açısından Türkiye'ye karşı güven eksikliği sonucu doğuran bir gelişme olmuştur.

Benzer bir durum 2010 yılında yaşanan Mavi Marmara olayından sonra da gerçekleşmiştir. ABD'nin bölgemizdeki en önemli iki müttefiki olarak kabul ettiği Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bu olaydan ciddi biçimde etkilenmesi ve bozulması ABD'yi de etkilemişti. ABD ve bizzat başkan Obama Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden düzelmesi için sürdürülen müzakereleri yakından izliyor, katkı sağlayabilmek için de sürekli bir arayış içinde taraflara destek olmaya çalışıyordu. Türkiye İsrail'in özür dilemesini ve olayda yaşamını kaybeden vatandaşlarının yakınlarına tazminat ödenmesini istiyordu. Başkan Obama 20-22 Mart 2013 tarihlerinde çıktığı İsrail gezisi sırasında yine şahsi olarak sorunun çözümüne katkıda bulunmak üzere çaba gösterdi. Ziyaret sona ermişti ve Obama Ürdün'e hareket etmek üzere Ben Gurion hava alanına gelmişti. Kendisini uğurlamak için yanında bulunan İsrail Başbakanı Netanyahu'yu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı telefonla aramaya ikna etti. Obama Netanyahu'nun Erdoğan'dan Mavi Marmara olayı nedeniyle özür dilemesinin ve İsrail'in bu olayda hayatını kaybeden Türkiye vatandaşlarının ailelerine tazminat verilmesini kabul ettiğini açıklamasının Türkiye-İsrail ilişkilerinde iyileşme sağlayacağına inanıyordu. İki müttefikinin arasının düzelmesi için yaptığı bu girişimin başarıya ulaşmaması halinde doğal olarak bu meseleye taraf olmasından dolayı kişisel prestijini de bir bakıma riske sokmuş oluyordu. Obama zor da olsa Netanyahu'yu ikna edebilmişti. Netanyahu telefonla Erdoğan'ı havaalanından ve Obama'nın yanından aradı, Mavi Marmara olayından dolayı özür diledi ve tazminat ödenmesini kabul ettiğini ifade etti. Ne var ki, bu telefon görüşmesinden bu yana iki yıl geçtiği halde hala Türkiye-İsrail ilişkilerinde beklenen iyileşme sağlanamadı, hiç bir ilerleme olmadı.

Türkiye ile ABD arasında uluslararası meselelerin çözümü konusunda görüş ve yaklaşım farklılıkları olabilir. Bunlar iki müttefik arasındaki ilişkilerin doğasına aykırı olmayan, karşılıklı anlayışla giderilebilecek ve ilişkilerin genel yapısını etkilemeyecek türden konulardır. Güven ise bu ilişkilerin bütünü ve ruhuyla ilgili bir unsurdur. Eksikliği uyum ve ahengi olduğu kadar ilişkilerin bütünlüğünü de etkiler. Türkiye-ABD ilişkilerinde güven eksikliği olmamalıdır.