Bir musibet bin nasihatten iyidir

Rus uçağının düşürülmesinin Suriye'deki savaşın yeni bir niteliğe bürünmesine yol açmasa da birçok bakımdan yeni bahanelere, bu bahaneler üzerinden de yeni gelişmelere yol açtığı söylenebilir.

Türkiye’nin Suriye politikası nihayet değişiyor. Bu gelişme Türkiye’nin içine sinerek mi gerçekleşiyor, orası ayrıca tartışılabilir. Görünen o ki, değişikliğin gerçekleşmesinde Türkiye’nin gönül rızasından çok Türkiye’nin kontrolü dışında ilerleyen koşullar daha etkili oluyor.

Suriye’de asıl tehdidin IŞİD olduğunu ve öncelikli mücadelenin de IŞİD’e karşı verilmesi gerektiğini savunan ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon ortakları bir türlü Türkiye’yi bu anti-terör ve anti-IŞİD ittifakının etkin bir üyesi haline getiremiyorlardı. Uluslararası konferanslar, toplantılar, seminerler ya da benzeri forumlarda başta ABD olmak üzere koalisyon üyelerinin çoğu söylemlerinde sürekli olarak “Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadelede sınırlarındaki geçişkenliği önlemek için daha güçlü tedbirler alması gerektiği” vurgusunu yapıyorlardı. Antalya’da yapılan son G20 toplantısı da benzer eleştiriler içeren konuşmalara sahne olmuştu.

Türkiye ise Suriye ile ilgili politikasında Esad’ın ve Baas rejiminin öncelikli hedef olması gerektiği tezindeki ısrarından bir türlü vaz geçemiyordu. O kadar ki, Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede rol üstlenmesi beklenen ve Suriye’li muhaliflerin bu bakımdan hem eğitim hem teçhizat desteğini sağlamayı öngören “eğit-donat” programı bile Türkiye’nin bu ısrarı nedeniyle bir türlü başarılı olamıyordu. Türkiye bir yandan uluslararası koalisyonun mücadelesine imkan tanıyacak biçimde İncirlik üssünün kullanımına izin verip IŞİD’e karşı buradan başlatılan hava harekatına ara sıra katılıyor, bir yandan da sahada Esad’a karşı mücadele sürdüren unsurlara olan desteğine devam ediyordu.

Rusya’nın Suriye sorununa doğrudan müdahil olması sahadaki durumun ciddi biçimde değişmesine yol açtı. Rusya, görünürde IŞİD’e karşı mücadele sürdüren uluslararası koalisyon ile aynı safta yer almış gibiydi. Ancak Rusya’nın da kendine göre farklı öncelikleri vardı. Esad’ın ve Baas rejiminin, hiç olmazsa görünür bir gelecekte, Suriye’deki dengeleri alt-üst edecek bir şekilde devre dışı kalması Rusya’nın tercih ettiği bir gelişme olmayacaktı. Bu nedenle sahadaki askeri dengenin Esad’ın pozisyonunu güçlendirecek ve ateşkes sağlandıktan sonra da müzakere masasında nispeten güçlü bir biçimde yer almasına imkan verecek şekilde değişmesi Rusya’nın oyun planını oluşturuyordu. Rusya bu nedenle sadece IŞİD’i değil Esad’a karşı mücadele veren muhalif güçleri de hedef aldı. Rusya’nın bu davranışı da Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin olumsuz bir seyir izlemeye başlamasının başlıca nedenini oluşturdu. 24 Kasım tarihinde bir Rus uçağının Türkiye hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle vurularak düşürülmesinin asıl sebebi budur.

Rus uçağının düşürülmesinin Suriye’deki savaşın yeni bir niteliğe bürünmesine yol açmasa da birçok bakımdan yeni bahanelere, bu bahaneler üzerinden de yeni gelişmelere yol açtığı söylenebilir. Birinci olarak Rusya Suriye sahasındaki askeri varlığını artırmış, güçlendirmiştir. Rusya’nın bu davranışı, uçağı düşürüldü diye doğrudan doğruya Türkiye’ye yönelik olarak yapılmamıştır ama uçağın düşürülmesi Rusya’nın genel olarak  Suriye stratejisinin uygulanmasındaki taktik planlarının hayata geçirilmesini kolaylaştırmıştır.

NATO da Rusya’nın bu taktiğine karşı bir hamle yapabilme olanağına kavuşmuştur. Aslında 13 Kasım tarihinde Paris’te yaşanan katliamdan sonra uluslararası koalisyonun anti-IŞİD cephesini güçlendirmesi ve askeri bakımdan daha güçlü bir caydırıcılık aşamasına geçmesi zaten bekleniyordu. Fransa hava harekatına olan katılımını yoğunlaştırmıştı. Şimdi Almanya ve İngiltere de artık operasyonlara kuvvetli bir katılım yapma arzusu içindeler. 

Bu durum uzun zamandan beri ciddi bir güvenlik boşluğu içinde olan Doğu Akdeniz’de yeni bir uluslararası dengenin oluşmasına yol açacaktır. Bu denge Suriye sahasında süren sıcak çatışmalar üzerinden Doğu Akdeniz’de ortaya çıkacak yeni bir Soğuk Savaş dengesi anlamına gelmektedir. Bu dengenin ne zaman çözüleceği, Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelenin ne zaman sona ereceği ve Viyana’da Kasım ayı başlarında varılan Suriye'nin geleceğine ilişkin mutabakatın nasıl yürürlüğe konulabileceği şu sırada yanıtı olmayan sorulardır.    

Rusya ile Batı koalisyonunun Suriye’deki asıl ortak öncelikleri IŞİD ile mücadele olduğu kadar Esad’a karşı mücadele veren muhalif unsurlar arasında yer alan ve “dinci”, “radikal”, “cihadist” olarak nitelendirilen benzeri diğer oluşumların da olabildiğince temizlenmesidir. Sadece IŞİD'in değil bu unsurların içinde de  kendi ülkelerinden devşirilmiş vatandaşlarının bulunması hem  Avrupa’yı hem Rusya’yı tedirgin etmektedir. Suriye’de bundan sonra sürdürülecek mücadele bu hedefleri de içeren üstü kapalı ittifakın ortak mücadelesi olacaktır. 

Türkiye’nin empati ve sempatisini kazanmış, kontrollü ya da kontrolsüz biçimde Türkiye üzerinden lojistik destek almakta olan bir çok oluşum da bu hedefler arasında yer almaktadır. Söz konusu lojistik destek Türkiye tarafından bir Rus askeri uçağının düşürülmesiyle birlikte artık sürdürülebilirliğini yitirmiştir zira uçağının düşürülmesiyle birlikte Rusya artık Türkiye’nin duyarlılıklarını tamamen göz ardı edecek bir askeri taktik içine girmiştir. Bundan sonra Türkiye sınırlarından yararlanan her türlü lojistik hareketlilik Rusya’nın caydırıcılığı ile karşı karşıyadır. Böylelikle Türkiye-Suriye sınırının bir türlü engellenemeyen “geçişkenliği” de artık kontrol altına alınmış olacaktır. Bu durum hem Esad’ın hem uluslararası koalisyonun işini kolaylaştırmaktadır. Denklemin birinci ayağı budur.

Avrupa Birliği Suriye’li mültecilerin Türkiye’den Avrupa’ya akışını durduran mutabakatla ihtiyaç duyduğu güvenceyi güçlendirdi. Denklemin ikinci ayağı da budur. NATO Suriye’deki askeri anti-IŞİD harekatlarını güçlendiriyor. Rusya Esad’ın geleceğini kendi çıkarlarına uygun bir şekilde olabildiğince güvence altına alıyor. Türkiye de, söylemde olmasa da, eylemde artık tüm dünyanın öncelikleri doğrultusunda süren akıntıya uymaktan başka bir yol izleyemiyor. 

Zorunluluklar sonucu ortaya çıkan bu durum hayırlıdır. Türkiye yıllardır ayrık otu gibi davranarak müttefikleriyle olan ilişkilerini soğutan ideolojik dış politikasını yeniden doğru ve olması gereken rayına oturtmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu mecburiyet NATO'nun ve AB'nin güvenlik stratejilerinin Türkiye'nin ulusal güvenliği için de ne kadar önemli olduğunun  itirafıdır. 

Bu denklemde en büyük kayıp Türkiye-Rusya ilişkilerinde olmuştur. Türkiye'nin her zaman dengeli, taraf tutmayan ve komşularının iç işlerine karışmayan dış politika uygulamalarını bir aşırı uçtan diğerine yalpalanarak sürdüren bir anlayışın ödeyeceği en "hafif" bedel de budur. Şimdilik...