Bir sonbahar manifestosu

1 Kasım seçimleri ertesinde kurulacak hükümetin yapısı ne olursa olsun, ele alması gereken Türkiye'nin önündeki en önemli konuların başında bu yılın Mart ayından itibaren inkıtaya uğratılan çözüm süreci gelmektedir.

Bu satırlar kaleme alındığı sırada Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük önemi olan 1 Kasım parlamento seçimlerinde henüz oy verme işlemi tamamlanmamış, sandıkların açılması safhasına geçilmemiş ve seçimin sonuçları hakkındaki ilk bilgiler de alınmaya başlanmamıştı. Dolayısıyla seçim ertesinde ortaya çıkacak yeni hükümetin oluşumu hakkında herhangi bir işaret de bulunmamaktaydı. Bununla birlikte ortada yadsınılamaz bir gerçek vardı. O da Türkiye’nin hem iç hem dış politikasının önünü tıkayan anlayışın artık mutlaka değişmesi gerektiğiydi. Türkiye kendi içinde, çevresinde, yakın komşularıyla ilişkilerinde, bitişik coğrafyalarda, müttefikleri arasında ve küresel planda izlediği politikalarda artık değişim ve dönüşüm geçirmezse etrafımızda yoğunluğu giderek artan gri bulutların getireceği fırtınalı günlerde kendini çok zor açmazlar içinde bulabilecektir. Bu yazı Türkiye için yeni bir İç ve Dış Politika Bütünlüğü Anlayışı’nın belli başlı unsurlarının neler olabileceği üzerinde bir görüş ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır.

20. yüzyılın sonundan itibaren başlayan ve son yirmibeş yılda günümüzün temel uluslararası ilişkiler denklemini köklü biçimde etkileyen unsurlara baktığımızda, bunların başta gelenlerini Sovyetler Birliği’nin yıkılması, soğuk savaşın sona ermesi, uluslararası terörün had safhaya ulaşması, Afganistan ve Irak’a müdahaleler ve Arap ülkelerindeki toplumsal hareketler olarak sıralamak mümkündür. Türkiye bu gelişmelerin tümünden en çok etkilenen ülkelerin başında gelmektedir.

Dünya barışı ikinci dünya savaşının sonundan itibaren çeşitli krizler karşısında büyük sınamalarla karşılaşmış olmasına rağmen uluslararası toplum bugüne dek bu krizlerin önünün alınmasında akil ve sorumluluk sahibi bir anlayışla davranabilmeyi başarmıştır. Günümüzün en gergin ve sınırlı savaşların bölgesel savaşlara, bölgesel savaşların da daha büyük ölçeklerde yansımalara uğramasına en çok müsait coğrafyası bugün maalesef Türkiye’nin etrafını kuşatan bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Uluslararası barışın en kırılgan hale geldiği alanı ise Ortadoğu oluşturmaktadır. Türkiye’nin Ortadoğu’da izlediği dış politikanın normalleşmesi iç politika ve dış politika alanlarında olmak üzere iki planda atılacak adımlarla sağlanabilir.

Öncelikle, bölgenin vazgeçilmez unsurlarından olan Kürtlerle olan ilişkilerin, tabiatıyla önce içeriden başlamak suretiyle, komşu ülkelerdeki uzantılarıyla barışık, empatiye dayalı ve birbirini dışlamayan, ötekileştirmeyen ve mutlaka onların da kendilerini nasıl tanımladıklarını anlamaya çalışan bir diyalog süreci üzerine oturtulması gerekir. Bu diyalog ve anlayışın oluşturacağı olgunluk, komşuların iç işlerine karışmamayı, sorunların barışçı yollardan çözümünü, çatışan taraflar arasında taraf tutmamayı, silahlı mücadele veren unsurlara karşı mesafeli durmayı ve bunların çatışmaları tırmandıracak malzemelere ulaşmalarını engelleyici yaklaşımlar içinde olmayı ilke edinen dış politika anlayışını da beraberinde getirecektir. İç ve dış politika alanlarında sağlanabilecek bu bütünlük Türkiye’nin yakın çevresinden başlamak üzere dünya üzerindeki belli başlı sorunlara karşı yaklaşımının da temelini oluşturacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluşunun en önemli dayanaklarından biri olan “Yurt’ta Barış Dünya’da Barış” ilkesinin de özü budur.

Kendi yurdunun toprakları üzerinde toplumsal barış ve huzuru sağlayamamış, kendi halkının bütünlüğünü kuramamış, hazmedememiş ve bunun yaratacağı özgüveni edinememiş bir hükümetin sürdürülebilir olması düşünülemez. Böyle bir hükümetin komşularına güven verebilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla,  Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni yasama döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin içinden Türkiye’nin önündeki sınamalar karşısında herhangi bir zayıflık göstermeyecek, güçlü, güvenilir, inandırıcı ve sürdürülebilir bir hükümet çıkarması gerekir. 1 Kasım seçimleri ertesinde kurulacak hükümetin yapısı ne olursa olsun, ele alması gereken Türkiye’nin önündeki en önemli konuların başında bu yılın Mart ayından itibaren inkıtaya uğratılan çözüm süreci gelmektedir.

Çözüm süreci Türkiye’nin iç barış ve huzurunu sağlayacağı gibi yakın çevresindeki çatışma alanlarına yönelik bakışını ve bu sorunların çözümüne yönelik yaklaşımlarını da yeni bir anlayışla dönüştürebilecektir. Tabiatıyla, öncelikli dış politika meselesi olarak önümüzde beliren temel konu Suriye’dir. Türkiye’nin Suriye politikası ise kendi izlediği tutumdan çok, diğer ülkelerin konu ile ilgili olarak izledikleri tutumlar karşısındaki duruşuyla tanımlanmaktadır. Uluslararası toplum Suriye’deki temel sorunu IŞİD’in varlığı olarak görmekte ve öncelikli mücadelenin IŞİD’e karşı verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Türkiye temel sorun olarak Esad rejiminin varlığının sürmekte olmasını görmektedir. ABD sahada IŞİD ile mücadelede en etkin unsur olarak YPG/PYD’yi kabul etmekte ve bu mücadeleyi sürdürebilmeleri için silah yardımında bulunmakta, stratejik destek sağlamaktadır. Türkiye YPG/PYD’yi düşman olarak görmektedir. Rusya ve İran Suriye’de Esad rejiminin IŞİD’e karşı mücadelede etkin bir rol üstlendiğini ve Esad kuvvetlerinin bu mücadelesinin desteklenmesi gerektiğini savunmaktadır. Türkiye ise Esad’ın IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyle ilgilenmemekte, öncelikli olarak Esad rejiminin ortadan kalkması gerektiğine inandığı için muhalefet unsurlarının ona karşı verdiği mücadeleyi desteklemektedir. Net olan şudur: Daha önce Irak’a yapılan müdahale ve onun ertesinde uygulanan model başarısız olduğu için, uluslararası toplum Suriye’nin geleceğinde Esad’ın bizzat rolü olmayacağını teslim etse dahi, Baas rejiminin Suriye gerçeğinin bir parçası olduğunu artık kabul etmektedir. Neresinden bakılırsa bakılsın, tüm gelişmeler Esad sonrası Suriye’de Baas rejiminin unsurlarının da yer alacağına işaret ettiğinden, Türkiye’nin Suriye konusunda izlediği politika yeni Suriye ile karşılıklı güvene dayalı bir ilişki sürdürülebilmesini her geçen gün daha da zorlaştırmaktadır.  

Suriye konusundaki temel yaklaşımların gözden geçirilmesi ve yeniden tanımlanması Türkiye’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de izlediği politikaların da yeniden sağlıklı bir bütünlük içinde değerlendirilebilmesine yardımcı olacaktır. Bu bakımdan bakıldığında da, İsrail ve Mısır ile diplomatik ilişkilerin yeniden bu ülkelerin bulundukları coğrafyaya verdiğimiz önemle uyumlu hale getirilmesi şarttır. Bu iki ülkede Büyükelçi bulundurmamamız Türkiye’ye yarar sağlamadığı gibi Türkiye’nin rakiplerinin ellerini oğuşturarak sevinmesine yol açmaktadır. Türkiye’nin, kendi hatalarıyla başkalarının ekmeğine yağ sürmek yerine, başkalarının hatalarından fırsat yaratmak üzerine kurulu bir dış politika anlayışını benimsemedikçe bölgesinde söz sahibi olabilmesi mümkün değildir.