'Biz biliriz'den 'ben yalnızım'a bir dış politika hülyası

Toplam 1200 kilometre civarında bir kara sınırı ile güneyimizden komşu olduğumuz bir coğrafyanın geleceği şekilleniyor ve Türkiye'nin bu konudaki düşünceleri dikkate alınmıyor.

Türkiye’nin dış politika alanındaki uygulamaları, diplomasi dilinde kullandığı  üslubu, nitelikli  diplomatlarının müzakere yeteneği uluslararası platformlarda tüm muhataplarının takdirini kazanmıştır. Türkiye’nin diplomatları birçok ülkenin dış politika akademilerine konuşmacı olarak davet edilmişler, gerek şahsi deneyimleri, gerek ülkelerinin dış politika deneyimleri hakkında konuşmalar yapmaları istenmiş, ilgiyle dinlenmişlerdir. Uluslararası kuruluşlarda Türkiye’yi temsil ederken bir yabancı dilden diğer yabancı dile rahatlıkla geçebilen, dinlemekten zevk duyulan diplomatların yazdıkları “diplomasi başarıları”yla dolu bir geçmişi vardır “Türkiye Hariciyesi”nin ve Türkiye’nin dış politikasının...Yabancı dilin inceliklerine ve kıvraklıklarına olan hakimiyetleri nedeniyle de takdir toplayan nice diplomatlarımız vardır. Hepsine saygıyla yaklaşmak, Türkiye’nin dış politikasına yapmış oldukları başarılı katkılarından dolayı hepsini kucaklamak, aramızdan ayrılmış olanlarını da yüce duygular ve düşüncelerle anmak gerekir.

Aramızda olanların ise bugün Türkiye’nin dış politikasının ve “Türkiye Hariciyesi”nin içine düştüğü içler acısı durumdan ötürü ne büyük bir ızdırap içinde kıvrandıklarını da görmek gerekir. Çok değil, henüz beş yıl önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne, üstelik ezici bir çoğunluğun desteğini alarak seçilmiş olan Türkiye diplomasisi bugün artık uluslararası platformlarda kendini dinletmek için gösterdiği çabaların karşılığını alamıyor, Türkiye’nin tezlerine istihzayla bükülen dudaklar ve gözlerle bakılıyor, kulaklar tıkanıyor. “Değerli yalnızlık” ve “tehlikeli yalnızlık” gibi tanımlamalardan geçip geldiğimiz noktayı “ürkütücü karanlık” olarak tarif etmemek mümkün mü?

Evet, Türkiye dış politikada artık sadece yalnız değildir, yalnızlıkla birlikte karanlığın da içindedir. Türkiye’nin Suriye ile olan kara sınırı 877 kilometre, Irak ile olan kara sınırı da 331 kilometredir. Bu rakamlar değişik kaynaklarda değişik olarak verilse de, nereden bakarsanız bakınız, toplam 1200 kilometre civarında bir kara sınırı ile güneyimizden komşu olduğumuz bir coğrafyanın geleceği şekilleniyor ve Türkiye’nin bu konudaki düşünceleri dikkate alınmıyor. Suriye’nin geleceği ile ilgili planlar ve yol haritalarından söz edilirken, Suriye’de ve Irak’ta IŞİD’e karşı terör mücadelesi verilirken Türkiye’nin adı en önde belirtilmesi gerektiği halde, dünya liderleri Türkiye’yi ismen anmıyor, sadece dolaylı olarak “koalisyonun üyeleri” ya da “çözüme katkı sağlayabilecek tüm aktörler” kategorisine oturtuveriyorlar. Başkan Obama, Suriye’de çözüme ulaşabilmek için “herkesle”, hatta “Rusya ve İran’la dahi” çalışabileceklerini vurguluyor. Öte yandan Suriye’de IŞİD’e karşı sürdürülen mücadelede ABD sahada en büyük desteği PYD/YPG’den aldığını vurguluyor, bu grupları “terörist” olarak görmediklerini açıklıyor. Rusya ise IŞİD’e karşı en etkin  mücadeleyi “Suriye ordusu”nun verdiğini, buna bir de Kuzey Suriye’deki Kürt unsurların eklenebileceğini belirtiyor, böylelikle ABD ile çok da farklı yerlerde durmadıklarının işaretini vermeye özen gösteriyor. Putin’in Kuzey Suriye’deki Kürt unsurları anması bir gerçeği vurgulamanın ötesinde, kıvrak bir diplomasi söylemi örneği olarak dikkat çekiyor. Ve Türkiye...”Suriye’nin geleceğinde Esad’ın yeri yoktur” diyerek tüm dünyanın bildiğini tekrarlamak dışında bu platforma hiç bir katkı yapmıyor. Acaba geleceğin Suriye’sinde Esad’ın yeri vardır diyen oldu mu, açıkçası pek duyulmadı. Olsa olsa Esad kendi kendine hüsn-ü kuruntu yapıyordur, ama o bile sesini çıkarmıyor. Suriye’nin geleceğini hazırlayacak “geçiş süreci”ne gelince, orada da dünyanın farklı bir görüş dile getirdiği duyulmuş değil: Evet, Esad’a Suriye’nin geleceğinde yer yok, ama o geleceği hazırlamak için yaşanacak geçiş sürecinde sahadaki bir gerçek olarak Esad’ın da dikkate alınması gerektiği Rusya’sından ABD’sine varana kadar tüm dünyayı aynı gaye etrafında bir araya getiriyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry de, meseleye Rusya’nın da katkı yapmaya başlamasını “bir fırsat” olarak gördüğünü açıklıyor. Üstelik, çok değil birbuçuk yıl önce Kırım’ı ilhak eden Rusya bugün Suriye’de çözüme yönelik arayışlarda uluslararası toplum tarafından coşkuyla selamlanıyor, “aramıza hoşgeldin” muamelesine tabi tutuluyor.

Türkiye nerede? Çok net olarak görünen o ki “Türkiye devre dışı”. Türkiye’nin Suriye ile ilgili olarak savunduğu tüm tezler ve görüşler bir bir çöktü: Eğit-Donat fiyaskoyla sonuçlandı. Uluslararası toplum IŞİD ile mücadelede Esad’ın şahsında simgeleştirdiği Şam’daki Baath rejimini de birlikte çalışılması gereken unsurlar arasında görüyor. YPG/PYD terörist olarak algılanmayıp IŞİD’e karşı mücadelede önemli bir müttefik olarak sayılıyor. Uçuşa yasak bölge fikri gündemden düştü. Güvenlikli bölge fikri güncelliğini yitirdi. “Muhalefet” olarak andığımız/sandığımız gruplar da IŞİD’e karşı mücadele yerine Esad’a karşı mücadeleyi öncelikli gördükleri için hedefini şaşmış silahlı unsurlar olarak algılanıyor. Belki de bir süre sonra bu unsurlar da IŞİD’den farksız görülecekler ve hedef haline gelecekler.

Türkiye’nin diplomasisinin önemli özelliklerinden biri de bir sorunun çözümüne katkı sağlayabilecek unsurların tümüyle, herhangi bir ayırım gözetmeksizin  diyaloğu koparmamak ve onları müzakerelerde yapıcı bir taraf haline getirmek için uğraşmak idi. Bugün bu anlayıştan öyle uzaktayız ki, sorunu çözmek için dünyanın birlikte hareket ettiği ya da etmeye hazırlandığı tüm unsurlarla küsüz.

Peki, Türkiye nasıl bu duruma düştü? Çok basit: Türkiye dünyayı, çevresini, sahadaki gerçekleri okumaya çalışmak yerine “bunun doğrusunu biz biliriz” anlayışıyla devekuşu gibi başını Suriye’nin çöllerinde kuma gömdü. “Devekuşu diplomasisi”nden ne deve olur ne kuş...Siz “ben bilirim” tarzıyla etrafa bakmadığınız zaman tren kaçar, atı alan Üsküdar’ı geçer. Sonra bir de etrafınıza bakarsınız ki yapayalnız ve yaya kalmışsınız. Suriye’de Türkiye’nin devre dışı kalması işte böyle bir durumdur. Çözüm sürecini kaçırdık, bari çözüm sonrasını yakalayalım. Üç adet yüzer binlik yerleşim merkezi kurmak için kolları sıvayalım. Ne de olsa inşaat sektörü içeride tıkanmak üzere. Hiç olmazsa barış ertesi Suriye’de doğacak fırsatları yakalayalım. Bu da masada yokken nasıl olacaksa...