Cenevre'deki Suriye görüşmeleri ve Türkiye'nin takıntıları

Cenevre görüşmeleri ve orada Suriye rejimi ile Suriye muhalefeti arasında bir ateşkes sağlanması tüm dünyayı rahatlatacaktı. Türkiye'nin bu gelişmenin önünde engel oluşturan tutumunu anlayabilmek doğal olarak dünyanın zoruna gidiyor.

Suriye ile ilgili olarak bugün başlaması beklenen Cenevre görüşmeleri bir kaç gün ertelendi. Altı ay sürmesi öngörülen bu görüşmelerde, daha önce Viyana'da varılan mutabakat uyarınca, Suriye'deki yönetimle Suriye muhalefeti arasında süren çatışmaların durdurulması için ateşkes ilanı, Suriye'nin geleceğinin kurulması için oluşturulacak geçiş dönemi hükümetinin ayrıntıları ele alınacaktı. Özetle, Suriye'de akan kanın durdurulması maksadıyla gerekli adımların atılması için önemli bir toplantı olarak görülüyordu Cenevre görüşmeleri.

Toplantının ertelenmesinin temel nedenleri arasında Türkiye'nin masada Suriye Kürtleri'nin yer almasını istememesi gösteriliyor. Bunda şaşırılacak bir şey yok. Zira Türkiye elinden gelse masada Suriye yönetiminin de yer almasını istemez ve bunu sağlamak için de her türlü çabayı gösterirdi. Suriye krizi başladığından beri Türkiye'nin tek hedefi vardı; Şam rejimini ve Esad'ı bertaraf etmek. Ancak zaman içinde Suriye'deki gerçekler çözümün mutlaka Esad ve rejimini bir şekilde dikkate almayı gerektirdiğini tüm dünyaya gösterdiği gibi Türkiye'nin de bu durumu kabul etmesini sağladı.

Bu noktada bir konuya açıklık getirmek gerek. Esad rejiminin miadını doldurduğu, Suriye'nin geleceğinde ve ülkenin yeniden inşasında yeri olmadığı, yönetimde bir görev üstlenmesinin yanlış olacağı tüm dünya tarafından kabul ediliyor. ABD, Rusya, İran, Suudi Arabistan ve Türkiye dahil tüm dünya bunun böyle olmasını istiyor, bekliyor. Bununla birlikte bazı ayrıntılar ve nüanslar mevcut. 

Rusya ve İran, her ne kadar Esad'ın son safhada kalıcı olamayacağını bilseler de, geçiş sürecinde Esad'a ve rejime ihtiyaç olduğunu, Esad'ın geleceğine ilişkin kararın ise Suriye halkı tarafından verilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bu şekilde bakıldığında Esad'ın yapılacak seçimlerde yeniden Cumhurbaşkanı adayı olması dahi mümkün. Ancak zamanı gelince Esad'ın böyle bir adaylığa talip olmaması için uygun şekilde ikna edileceği de henüz adı konmamış bir anlayış olarak kabul ediliyor. Özellikle ABD bu kanaate sahip ve bunun sağlanması için de gerekenin yapılacağına inanıyor. İran ve Rusya da, açıkça itiraf etmeseler de, bu konuda ABD ile birlikte hareket etmeye hazırlar.

Türkiye ise Esad'ın hemen gitmesini, görüşmelerde rolü olmamasını, geçiş süreci hükümetinde yer almamasını, ileride yapılacak seçimlerde aday olmamasını, açıkçası tarih sahnesinden çoktan silinmiş olması gerektiğini savunuyordu. Zaman içinde Türkiye'nin ayakları yere bastı, Ankara tutumunu mevcut koşullara ve uluslararası kamuoyunun yaklaşımlarına biraz daha uyarladı. Şimdi Türkiye önümüzdeki altı aylık Cenevre müzakereleri sürecinin Esad'ın tarih sahnesinden çekilişini hazırlaması şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Hatta, bu sürenin sonunda Esad'ın ileride yapılacak seçimlerde aday olmayacağının açıklanacağını da ileri sürüyor. Bu sonuca ulaşmak pek mümkün görünmüyor ama en azından müzakerelere başlanılması için Türkiye'nin tutumunu uyarlaması süreçte yaşanan tıkanıklığın aşılmasına yardımcı oldu.

Şimdi başka bir engelle karşı karşıyayız. Türkiye bu defa görüşmelerde PYD'nin yani Suriye'li Kürtlerin yer almasını istemiyor. Türkiye PYD'yi, PKK ile olduğu gibi, IŞİD ile de aynı derecede tehlikeli ve terörist olarak gördüğünü dile getiriyor. ABD, Rusya ve İran da bunu anlamakta güçlük çekiyorlar. Onlar PYD'nin Suriye'de IŞİD'e karşı verilen mücadelede en önemli müttefiklerden biri olduğuna inanıyorlar ve Suriye'nin geleceğinde yeri olması gerektiğini düşünüyorlar. Esad takıntısı aşılan Türkiye'nin bu defa PYD takıntısının nasıl aşılabileceğini bulmak için de ciddi çaba sarfediyorlar. ABD Başkan Yardımcısı Biden'ın Türkiye'ye, ABD Dışişleri Bakanı Kerry'nin de Suudi Arabistan'a yaptıkları ziyaretlerin temel nedenlerini bu arayışlar oluşturuyor.

Suriye'de bugün temel sorun akan kanın durdurulması, mülteci akınının önünün alınması. Avrupa birkaç hafta sonra ilkbahar mevsiminin yaratacağı olumlu iklim koşullarıyla birlikte Suriye'li mülteci akımının yeniden patlama yaşayacağını düşünüyor. Türkiye ile AB arasında mülteciler konusunda varılan mutabakatın yürüyeceğine ve vaat edilen üç milyar Euro'nun bu akımı göğüslemeye yarayacağına ise kimse inanmıyor. Zaten AB çevrelerinde Türkiye'nin mutabakat koşullarını yerine getirmekte yeterince başarılı olamadığı dile getirilmeye başlandı bile. Dolayısıyla, Cenevre görüşmeleri ve orada Suriye rejimi ile Suriye muhalefeti arasında bir ateşkes sağlanması tüm dünyayı rahatlatacaktı. Bu gelişmenin önünde engel oluşturan bir tutumu anlayabilmek doğal olarak dünyanın zoruna gidiyor.

Ateşkes sağlanırsa tüm taraflar mücadeleyi doğrudan doğruya IŞİD'e yönlendirebilecekler ve belki de IŞİD sorununun önünün alınması önemli ölçüde sağlanabilecek. Ancak böyle bir durumda Suriye rejimi, Rusya, İran, Hizbullah, Suriye muhalefeti, PYD, Türkiye ve ABD hep birlikte IŞİD'le mücadele etmek zorunda kalacaklar. Bu denkleme Türkiye dışında kimsenin itirazı yok. Türkiye itirazını sürdürdükçe, değil Suriye'de akan kanın durdurulmasını istediğine, IŞİD'i bir terör örgütü olarak gördüğüne dahi kimseyi ikna edemiyor. Bu nedenle başta ABD Savunma Bakanı Ashton Carter olmak üzere tüm dünyadan "Türkiye'nin IŞİD'e karşı mücadelede daha etkin rol oynaması gerekir" çağrıları yükselmeye devam ediyor. 

 

 

 

http://www.radikal.com.tr/149985414998540

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.