Cenevre'ye giderken...

Türkiye Kürtler konusunda içeride ve dışarıdaki tutumuyla "çifte zıtlık" politikası uyguluyor.

Suriye'de 27 Şubat tarihinden bu yana uygulanan ateşkes bazı ihlallere rağmen sürüyor. Ateşkes 14 Mart tarihinde başlaması öngörülen Cenevre barış görüşmelerinin sakin bir ortamda gerçekleşmesini sağlayacaktı. Bu ortamın sağlanması pek kolay değil. Suriye'de sorunun uluslararasılaştırılmış olması "rejim" ve "muhalefet" olarak genelleştirilebilecek şekilde iki taraf yerine çok daha fazla aktörü ilgilendiriyor. ABD, uluslararası koalisyon, Rusya, İran, Irak, Suudi Arabistan, Türkiye meseleye kendi açılarından bakıyorlar ve değişik fikirler, çözüm teklifleri öneriyorlar. Her aktörün kendi açısından önemsediği unsurların bulunması işi daha da karmaşık hale getiriyor.

Suriye hükümeti 14 Mart tarihindeki görüşmelere katılmak üzere bir heyetin Cenevre'ye gideceğini açıkladı. Muhalefet tarafı ise onsekiz ay sonra Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılması konusunun da görüşmelerde ele alınmasını istiyor. Suriye hükümeti bu konunun gündemde yer almasını istemiyor. Dolayısıyla Cenevre görüşmelerinin akıbeti henüz belli değil.

Türkiye ile Birleşik Krallık arasında beş yıl önce kurulmuş olan "Tatlıdil" isimli tartışma Forumu'nun yıllık toplantısı bu defa Bath şehrinde 11-13 Mart tarihlerinde yapıldı. Bath Üniversitesi'nin kampüsünde gerçekleşen toplantıda iki ülke arasında işbirliği olanaklarının ele alındığı, dünya meseleleri ile ilgili görüşlerin tartışıldığı panellerde Suriye'deki durum da konuşulan konulardan biriydi.

Türkiye'nin Suriye konusunda izlediği tutum birçok Avrupa ülkesi tarafından eleştirilirken İngiliz tarafının bu konuda Türkiye'ye en yakın görüşleri savunan ender ülkelerden biri olduğunu vurgulamak gerekir. Nitekim, İngiliz tarafı Suriye sorununun yarattığı insani trajediyi, bunun sonucunda başlayan mülteci krizini, bu krizden en çok etkilenen ülkenin Türkiye olduğunu, Türkiye'nin büyük fedakarlıklarla sorunu göğüslediğini, meselenin Türkiye için ciddi bir güvenlik sorunu oluşturduğunu kabul ediyor ve bu açıdan Türkiye'ye destek verilmesi gerektiğini de vurguluyor.

İngiliz tarafı görüşmelerin Suriye'de bir geçiş yönetiminin kurulmasını hedeflemesi gerektiğini, bu geçiş yönetiminin siyasi, dini, etnik, mezhepsel ayırım gözetmeksizin Suriye'deki tüm tarafları kapsaması gerektiğini de vurguluyor. En önemlisi, İngiliz'ler YPG'nin geleneksel olarak Suriye'li Kürtlerin yerleşik bulundukları alanların dışına yayılmamaları gerektiğini de dile getiriyorlar.

Türkiye ile Birleşik Krallık arasında Suriye konusundaki en önemli görüş farklılığını ise geleceğin Suriye'sinde Kürtlerin nasıl bir yeri olacağı konusu oluşturuyor. İngiliz tarafına göre Suriye'nin toprak bütünlüğü önemli ancak Kürtler Suriye'de erişilecek siyasi çözümün bir parçası olmalı ve gerekiyorsa bu çözümde Kürt bölgelerine bazı yönetimsel esneklikler de tanınabilmeli. Bu bakımdan İngiliz tarafı PYD'yi Suriye sorununun siyasi çözümünde yeri olması gereken bir aktör olarak görüyor.

Türkiye ise buna şiddetle karşı çıkıyor ve PYD/YPG-PKK ilişkisinin bir terör ilişkisi olduğunu, PYD'nin rejimle ve Rusya ile müttefik olduklarını, kendi terörist olan bir örgütün terörle, bu bağlamda IŞİD ve Al Nusra ile mücadelede bir ortak olarak kabul edilemeyeceğini savunuyor. Salih Müslim'in Abullah Öcalan ile çok iyi ilişkileri olduğunu ileri sürerek PYD hakkındaki tezlerini "somut" delillere dayandırmaya çalışıyor.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Philip Hammond bir süre önce Rusya Devlet Başkanı Putin'in bir telefonla Suriye'deki sorunun çözülmesini sağlayabileceğini belirtmişti. Bu ifade oldukça kuvvetli ve iddialı. Ancak Suriye'deki gerçeği de açıkça gözler önüne seriyor. Suriye'de sorunun çözümü ile ilgili tüm arayışlarda Rusya'nın da bir şekilde devrede olması gerekiyor. Bir diğer deyişle, Suriye sorunu Rusya'sız çözülecek gibi görülmüyor. O halde Rusya ile konuşmak gerek. Sorunun çözümünü isteyen her taraf gibi Türkiye de bunun bilincinde olmalı ve buna göre hareket etmeli.

Bununla beraber, Hammond'ın dile getirdiği kuvvetli ve iddialı ifadenin eksik olduğunu belirtmek gerekir. Aslında Suriye sorununun çözümüne katkı sağlayabilecek yegane aktörün Rusya olduğunu kabul etmek sorunun oldukça basite indirgenmesi anlamına gelir. Türkiye de aynı derecede güçlü ve önemli bir aktördür ve Suriye sorununun çözümünde çok büyük katkılarda bulunabilir. Tabii bunun için diplomasi, ileri görüşlülük ve stratejik düşünce ile hareket edilmeli.

Konu "Kürtler" olunca nedense Türkiye'de hemen bir akıl tutulmasıyla karşılaşıyoruz. Türkiye bir yandan kendi içinde PKK ile mücadelesini sürdürürken ve bunun sadece ve sadece askeri yöntemlerle sonuçlandırılabileceği tutkusuyla hareket ederken, toplum içinde Kürt kökenli vatandaşlarını ötekileştiriyor, kutuplaştırıyor ve ayrıştırıyor. Suriye'deki Kürtler konusunda izlediği PYD/YPG karşıtı tutumuyla da Suriye'li Kürtleri ötekileştiriyor, kendinden uzaklaştırıyor ve böylelikle Suriye rejiminin ve Rusya'nın kollarına itiyor. İç Kürtler ve dış Kürtler konuları birbirleriyle doğrudan bağlantılı. Türkiye Kürtler konusunda içeride ve dışarıdaki tutumuyla "çifte zıtlık" politikası uyguluyor.

Bu durumun Türkiye açısından giderek büyüyen bir güvenlik sorunu haline dönüşebileceği görülmüyor. Son on yıldır Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin içinde bulunduğu olumlu ortamın 24 Kasım 2015 tarihinden itibaren bozulmasının Rusya'ya Kürtlerle yakınlaşma ve bu yakınlaşmayı Türkiye'ye karşı kullanma fırsatı verdiği dikkate alınmıyor. Oysa yapılması gereken Türkiye'nin kendi kendine yarattığı "çifte zıtlık" açmazını olumlu bir şekilde dönüştürmek ve bu iki konuyu başkalarına bir koz olarak vermek yerine kendi elindeki bir koz haline getirmek.

Ortadoğu'nun sorunlarının çözümünde ne kadar güçlü bir konuma sahip olabileceğini kavrayamayan Türkiye bölgede "Kürt karşıtlığı" politikası izlemediğini ne kadar dile getirirse getirsin, izlenen politikanın başka bir şekilde yorumlanabilmesi zor. Türkiye'nin içeride ve dışarıda Kürt'lere karşı izleyebileceği barışçı, birleştirici, bütünleştirici politikaların Ortadoğu için ne kadar önemli bir model oluşturacağını görememek giderek Türkiye'nin zaafı ve yumuşak karnı haline geliyor. Bunu sadece PKK ya da terörle mücadele olarak açıklamak ise aklıselim sahibi kimseye inandırıcı gelmiyor. Rusya ile konuşulmuyor, Kürtlerle konuşulmuyor, Suriye yönetimiyle konuşulmuyor. O halde bu üçlünün ittifak içinde olduğundan niçin şikayet ediyoruz ki?