Değişiklik dış politikada mı olmalı?

İç politikada gerekli değişim ve dönüşüm sağlanmadıkça Türkiye'nin dış politikasında yeni bir anlayışın belirmesi ve Türkiye'nin yeniden bölgesinin saygın, sözüne itibar edilen diplomasi geleneğine kavuşabilmesi mümkün değildir.

Yeniden seçimlere hazırlanan Türkiye’de en çok tartışılan konulardan birini dış politika oluşturuyor. Türkiye nasıl bir dış politika uygulayacak? Dış politika değişecek mi? Değişirse yeni dış politikanın unsurları neler olacak? İç politika ile dış politika arasında nasıl bir ilişki olacak? İsrail, Mısır, Suriye, Libya, Yemen gibi Büyükelçi bulunduramadığımız ülkelerle diplomatik ilişkilerimiz yeniden eski düzeyine çıkarılabilecek mi? Ermenistan ile ilişkilerimizi normalleştiremediğimiz için suçu başkalarına atıp kolaycılığa kaçarak Büyükelçilerimizi geri çektiğimiz bazı batılı ülke başkentlerine o Büyükelçilerimizi yeniden gönderebilecek miyiz? Daha nice benzeri sorular...

Dış politika bir ülkenin başta komşuları olmak üzere yakın çevresiyle, bu yakın çevrenin etrafını oluşturan dış halkalarda konumlanan diğer ülkelerle ve daha geniş bir bağlamda tüm dünya ile olan ilişkilerinde izlediği uygulamalarla ifadesini bulur. Dış politika uygulamaları sadece ülkelerle ikili ilişkileri değil, aynı zamanda dünyanın belli başlı sorunlarıyla ilgilenmeyi de gerektirir.  Etkin dış politika bir ülkenin gerek ikili ilişkilerinde, gerek uluslararası sorunlar hakkındaki tutumunda, gerekse sorunlara karşı çözüm arayışlarında oynadığı rolle doğru orantılı olarak gelişir. Türkiye’nin, tüm bu açılardan bakıldığında, hem bölgesinde hem dünyada diplomasi geleneği ve dış politika uygulamaları ile ilgi çektiği, görüşlerinin de saygıyla dinlendiği dönemler olmuştur.  

Ne var ki, bugün dünyadan kopuk, yerkürenin sorunlarından uzak ve kendi içimize dönük, başımızı kuma gömmüş bir devekuşu gibi yaşıyoruz. Türkiye’den çok daha küçük Avrupa ülkeleri sınırlarında bir konteyner içinde ölü bulunan göçmenler nedeniyle ayağa kalkıyor, ülkelerinin mülteci politikasını kökünden değiştirecek nitelikte eylemler yapıyor. Türkiye ise insan kaçakçılığı yapılan ülkeler arasında gösteriliyor. Avrupa ülkelerinde yabancı düşmanlığına karşı gösteriler hüküm sürerken Türkiye’de beş şişe su devirdi diye bir yabancıya onbeş kişi birden saldırabiliyor. Küresel ısınma, LGBT hakları, doğanın korunması ve daha nice sorunlar bizim için lüks, abartılı, kendini beğenmiş insanların yarattığı lüzumsuz meseleler gibi görülüp küçümseniyor. Karadeniz’de yaylalarına sahip çıkan bilinçli yurttaşlarımız da olmasa bu ülkenin dünya üzerinde bulunduğundan bile şüphe edilir.

Dış politika aynı zamanda iç politikanın da yansımasıdır. İç politika uygulamalarında ülkelerin toplum dokuları, kültürel zenginlikleri, insan kaynaklarının yetenek ve becerileri, eğitim düzeyi ve bireylerinin gerek kendi aralarında gerek başka ülkelerin insanlarına karşı davranışlarında benimsedikleri yaklaşımlar da dış politikanın oluşumuna dolaylı olarak katkı yapar. Bir toplum huzurlu, dengeli, çatışmasız, ahenkli ve tüm unsurlarını kapsayıcı bir bütünlük oluşturursa dış politikasında o denli huzur, denge, çatışmasızlık, ahenk ve kapsayıcılık üretir, dünya barışına da olumlu katkı sağlar. Türkiye’nin bu açıdan da başarılı olduğu dönemler olmuştur. Oysa bugün ülke savaşın eşiğinde, kapı aralığından içeriye bakıyor.

İç politikada gerekli değişim ve dönüşüm sağlanmadıkça Türkiye’nin dış politikasında yeni bir anlayışın belirmesi ve Türkiye’nin yeniden bölgesinin saygın, sözüne itibar edilen diplomasi geleneğine kavuşabilmesi mümkün değildir. Bunun için öncelikle “insan odaklı politikalar” üretilmeli, insanların etnik kimlik, cinsiyet, mezhep ve daha birçok alanda ayırımcılığa tabi tutulmalarına ve ötekileştirilmelerine son verilmelidir. Bu satırları okuyup da “Türkiye’de böyle ayırımcılıklar yoktur” denmesin. Vardır ve bu konu Türkiye’nin son yıllarda hem içeride hem dışarıda karşılaştığı en önemli sorunlardan birini oluşturmaktadır. Türkiye demokratik bir toplum olma özelliğini yitirdi. Devletini “Ana” olarak bilen ve tanımlayan bir gelenekten gelen, bugün ise Anadolu coğrafyasında yerleşik olarak yaşayan Türkiye halkı “kadına karşı şiddet”in söylemde ve eylemde kanıksanmaya başladığı bir döneme girdi. Gün geçmiyor ki “kadın” hakkında küçümseyici, hor görücü, “haddini bildirici” bir söylemle karşılaşmayalım. Bu söylem toplumda kadına karşı şiddetin eyleme dönüşmesine katkı sağlayan unsurların başında geliyor. Türkiye, kadınına karşı hoşgörüsüzlük üretmeye devam ettikçe çağdaş uygarlık düzeyine yaklaşmak yerine kendini giderek çağın dışına itiyor.

Çözüm süreci Türkiye toplumunun huzuru, güvenliği, bütünlüğü ve barışı için gerekliydi. Oysa seçim politikalarına kurban edildi. Türkiye kendi kültürel zenginliğini oluşturan ve halkının bütünlüğünü sağlayan tüm unsurlarını kucaklamadıkça başka ülkelerin benzer sorunlarına çözüm üretmek konusunda güven verici bir konuma kavuşamaz. Anadolu coğrafyası bir yandan Ortadoğu’nun batıya uzantısıdır, bir yandan da Doğu Akdeniz’in  önemli kara havzalarından biridir. Bu bölge, çağlar boyunca farklı kültürlerin, dinlerin,  mezheplerin yan yana yaşayabildikleri engin bir birikim ve deneyim oluşturmuştur. Bu “bir arada var olabilme” geleneğinin yeniden kazanılabilmesi ve burada yaşayan toplumların dokusuna işlemiş olan çoğulculuğun bir zenginlik haline getirilebilmesi ancak Türkiye’nin aynı zenginliği  içselleştirebilmesiyle mümkün olacaktır. Türkiye’nin böyle bir misyonu  olmalıdır. Türkiye’nin bir barış, huzur ve demokrasi adası haline gelmesi, Ortadoğu’nun da benzer dönüşüme kavuşabilmesi için en güçlü cazibeyi  oluşturacaktır.

Her ülke kendi konumunu çevresindeki coğrafya ile tanımlar ve her ülke bu konumuyla bir çekim gücü oluşturmayı hedefler. Bir ülkenin coğrafyasını tanımlarken nerede durduğunuz değil, nereden baktığınız önem taşır. Türkiye’ye nereden bakarsanız bakın önemli bir coğrafyada bulunduğu bellidir. Bu haliyle Türkiye’yi doğu ile batı, kuzey ile güney arasında bir geçit, bir Ana kapı, ufuk açan bir portal olarak tanımlamak yerinde olur. Türkiye batıdan doğuya, doğudan batıya açılan bu portal konumunu yeniden güçlendirmek için dış politikasında bir dönüşüm ve değişime ihtiyaç duyuyor. Bu değişim ve dönüşümün sağlanması için de öncelikle Türkiye’nin kendi içinde insanıyla, eşit haklara sahip kadını ve erkeğiyle, tüm halkıyla, “doğu”suyla, “batı”sıyla, “güney”iyle, “kuzey”iyle ve “güneydoğu”suyla bütünleşmesi gerekiyor. Bu sağlandığı takdirde dış politika yeniden başarı üretmekte zorlanmayacaktır.