Demokratik sosyalizm, Avrupa ve Türkiye

Birleşik Krallık, Corbyn ile nereye gider bilinmez ama Avrupa genelinde yeni bir sol dalganın alternatif olarak yaygınlaşması önümüzdeki yılların yeni deneyimini oluşturacak.

Avrupa’da “sol” yeni bir dönüşümün mü içinde? Marksist düşünce Rus devrimi ertesinde Komünist Partiler ve Sosyal Demokrat Partiler arasında ayrışmıştı. 1960’lardan itibaren “Yeni Sol” adı altındaki rüzgarla özgürlükçü, savaş ve ırkçılık karşıtı, özellikle de Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleriyle özdeşleşen bir akıma şahit olduk. 1970’lerde ise Sovyetler Birliği ile aralarına mesafe koyan bazı komünist partilerin “Avrupa Komünizmi” adı altındaki deneyimlerini izledik. Ancak 1980’lerle birlikte hızlanan neoliberalizm solu iyice dağıttı. Sol ideoloji de revizyonist eğilimlerin etkisi altına girerek birçok ülkede merkeze yakınlaşmayı yeni bir yöntem olarak seçti. Birleşik Krallık’ta bunun en çarpıcı örneğini İşçi Partisi’nin Tony Blair ve Gordon Brown yönetiminde yaşadığı dönemin oluşturduğu söylenir.

Avrupa, neoliberalizmin kıskaçları altında inleyip de bu politikalara karşı ayağa kalktıkça sol ideoloji de Avrupa’da kendini yeniden tanımlıyor hatta umalım ki yeniden buluyor. Yeni akımda anti-kapitalist eğilimler yeniden ve kuvvetle öne çıkıyor. Katı, dogmatik bir yalınlık yerine ideolojik eğilimlerin çoğulculuğuna dayalı geniş ufuk sahibi olan yeni bir akım bu. Türkiye hep bu yeni akımın öncüsünün komşu Yunanistan’daki Syriza hareketi olduğunu düşündü. Oysa Almanya’daki “Die Linke”, İspanya’daki “Podemos”, Danimarka’daki “Kırmızı-Yeşil ittifak” ve benzeri daha birçok sol hareket Avrupa’da bu anlayışa dayalı olarak yaygınlaşıyor. Birleşik Krallık İşçi Partisi’nin liderliğine seçilen Jeremy Corbyn ile  bu yeni rüzgarın şimdi artık ana kıtadan adaya da atlamaya çalıştığı ileri sürülüyor. Nitekim, Corbyn’i coşkuyla ilk kutlayanlar da Avrupa’da yayılan bu yeni sol hareketin temsilcileri oldu.

Jeremy Corbyn Birleşik Krallık siyasi yaşamına ne getirecek? Herşeyden önce, Muhafazakar Parti’nin “kötü bir kopyası” olmak yerine, İşçi Partisi’ni köklü bir politika dönüşümüne tabi tutup iktidara güvenilir bir alternatif haline getirmek hedefiyle yola çıkıyor. Ed Miliband deneyimiyle İşçi Partisi’nde bunun başladığı ileri sürülmüştü. Ancak Miliband yönetimindeki İşçi Partisi sol ideoloji açısından  beklenen heyecanı yeterince yaratamadı. Corbyn ise Partiyi 80’lere değil, 70’lere döndürmek istiyor. Kemer sıkma politikalarına son verilmesi, zenginlerin daha yüksek vergi ödemeleri, halkın refah seviyesinin güvence altına alınması, vergi kaçakçılığının önlenmesi gibi hedeflerin yanı sıra demiryollarının yeniden ulusallaştırılmasından üretimi artıracak bir dizi diğer tedbirlere varana kadar kendi içinde tutarlılığı ve inandırıcılığı olduğu izlenimi veren bir ekonomi programı öngörüyor. Dış politikada köklü değişim istiyor. Sorunların çözümünde askeri değil siyasi yöntemlerin öncelikli olması gerektiğini, Ortadoğu’da barışı sağlamak için “istisnasız herkesle görüşülmesini” ve bu çerçevede Esad rejiminin de bir muhatap olarak düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Birleşik Krallık’ın AB içinde kalmaya devam etmesini önemsiyor, ancak  Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’na kesinlikle karşı olduğunu gizlemiyor. Konut edinme için “satın alma hakkı” kavramını ortaya atıyor ve dar gelirlilere ödeme kolaylıkları sağlanmak suretiyle kirada oturdukları konutları satın alma fırsatının yaratılmasını öngörüyor. Enerji şirketlerinin yeniden ulusallaştırılmasını savunuyor, hatta Birleşik Krallık’ın kömür madenlerinin yeniden açılmasını dahi gözden geçirmeyi planlıyor. Corbyn kendini bir “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyor. Politika önerileriyle de Birleşik Krallık’ı Thatcher öncesi döneme geri götürmeyi hedeflediğini gizlemiyor.

Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine seçilmesi önümüzdeki görünür bir gelecekte bu partinin artık Birleşik Krallık’ta iktidar alternatifi olamayacağı ve Muhafazakar Parti’nin işinin çok kolaylaştığı yorumlarına yol açtı. Aslında Corbyn İşçi Partisi liderliğine seçilir seçilmez parti içinde ciddi bir tartışma da başlattı. Tartışma yaratan klasik sosyalist düşünceleri değil. Örneğin, Birleşik Krallık’ın NATO’dan çıkması, IŞİD unsurlarınının bombalanmaması, açıkça olmasa da “Birleşik İrlanda” fikrine soğuk bakmaması İşçi Partisi’ni nasıl bir maceraya sürükleyeceğine dair soruları da beraberinde getirdi. Bununla birlikte, Birleşik Krallık sathında, Kuzey İrlanda’da Sinn Fein, İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi ve ada genelinde İşçi Partisi ortak bir muhalefet platformu oluşturmaya namzet. Bu durum Birleşik Krallık’ın AB ile ilişkilerinden tutun da 2017’de yapılması beklenen “AB’yle tamam mı devam mı” referandumuna, hatta İskoçya’nın bağımsızlık planlarına varana kadar birçok konuda ülkenin politikalarını etkileyebilir.

Jeremy Corbyn Türkiye’nin meselelerine de oldukça aşina bir sol lider. Siyasi kariyerinin önemli bir kısmında Türkiye’deki Kürtlerin yaşamı, hakları ve karşılaştıkları sorunlarla yakından ilgilenen bir İşçi Partisi parlamenteriydi. Türkiye’nin Avrupa tarafından dikkatle izlenen bu meselesiyle ilgili olarak da “sözde çözüm süreci” başlamadan çok önce diyalogun önemini vurgulayan eylemlerin, protestoların içinde yer almıştı. Sadece bu konuyla da yetinmemiştir; Türkiye’nin AB üyeliği hakkında Birleşik Krallık Hükümeti’nin politikasının ne olduğu, Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskılara ve  gazetecilerle basın-yayın organlarının karşılaştıkları uygulamalara karşı ne tepkilerde bulunulduğu, demokratik hak ve özgürlüklerin ihlali karşısında Birleşik Krallık yetkililerinin Türkiye’deki muhataplarına bu konudaki düşüncelerini nasıl dile getirdikleri gibi birçok konunun Avam Kamarasında takipçisi olan bir parlamenterdir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde Türkiye’ye karşı Birleşik Krallık’ın bakışını duyarlı bir şekilde dile getirecek bir ana muhalefet lideriyle çalışmaya başlıyoruz. Bu tür bir muhalefetin etkisiyle iktidar partisi olan Muhafazakar Parti ve Başbakan David Cameron’ın da benzeri bir  duyarlılığı daha sık ifade etmeye başlaması şaşırtıcı olmayacaktır.

Birleşik Krallık Corbyn ile nereye gider bilinmez ama Avrupa genelinde yeni bir sol dalganın alternatif olarak yaygınlaşması önümüzdeki yılların yeni deneyimini oluşturacak. Türkiye’nin bu deneyimden yararlanmaya ihtiyacı var. Son on yıldır vahşi kapitalizm midir, neoliberalizm midir, taşra modernizmi midir ne olduğu bir türlü anlaşılamayan, Soma’sından Karabük’üne, Diyarbakır’ından Cizre’sine, yaşanan her acı örnekte her türlü sosyal, siyasal, ekonomik değeri, demokratik hak ve özgürlükleri hiçe sayan, en önemlisi de insana saygıyı ayaklar altına alan bir çarpıklık istibdadı altında  umudunu giderek kaybetmekte olan Türkiye Halkı kendisine bu deneyimden esinlenerek alternatif sunacak bir ışık bekliyor. Bu ülkenin insan kaynakları bu beceriye sahiptir. Yeter ki fırsat tanınsın.