Dikkat: Rusya ile köprüleri yakmayalım!

Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi Başer El-Esad'ı kurtarma operasyonu mudur yoksa Esad sonrası Suriye'ye kontrollü bir geçiş sürecinin başlangıcı mıdır? Açıkça görülüyor ki, Rusya'nın IŞİD'e yönelik hava operasyonları Suriye'de başlangıcın sonudur.

Rusya Devlet Başkanı Putin’in Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 28 Eylül tarihinde yaptığı konuşma Suriye’nin geleceği açısından önemli ipuçları taşıyordu. Tabii anlayana... Bu konuşmanın Suriye’ye yönelik olarak içerdiği unsurları hatırlamakta yarar var: Rusya liderine göre Suriye’de IŞİD’e ve “diğer terörist örgütlere” karşı Esad’ın silahlı kuvvetleri dışında hiç kimse gerçek bir mücadele içinde değildi. Teröristlerle bu şekilde mücadele eden bir grupla işbirliği yapmamak büyük bir hata olurdu. Karşı karşıya olduğumuz sorunla mücadele etmek için geniş bir anti-terör koalisyonu oluşturmamız gerekiyordu. Bu koalisyon İkinci Dünya Savaşı’ndaki “anti-Hitler” koalisyonu gibi olmalıydı.

Winston Churchill “çöl tilkisi” Rommel’in ordularının Mısır’a girmesini engelleyen İkinci El-Alameyn Savaşı’nın General Montgomery’nin komutasındaki kuvvetler tarafından kazanılması üzerine 10 Kasım 1942 tarihinde yaptığı konuşmada o meşhur ifadeyi kullanır: “Bu bir son değildir. Hatta bu sonun başlangıcı da değildir. Bu belki de başlangıcın sonudur. Bundan böyle Hitler’in Nazileri iyi, hatta belki de daha iyi silahlı kuvvetlerle karşı karşıya kalacaklardır.”

Ne dediğini bilen ve kendini dinletebilen her lider gibi, Putin’in de tarihi, dolayısıyla önemli tarihi kişilikleri ve onların konuşmalarını iyi okuduğu, bildiği ve içselleştirdiği anlaşılıyor. Bu tabii ki önüne konan kulaktan dolma tarih referansları ile süslenmiş konuşmaları okumaya benzemiyor. Putin BM’deki konuşmasıyla güçlü bir mesaj veriyor,  verdiği mesajı da dünyaya veriyor. Bu bir dış politika hamlesidir. Böyle bir hamle de tabii ki iç politika hesabıyla yapılan ve dünyada hiç bir etki ya da yansıma yaratmayan homurdanmalardan farklı olur.

Artık sorulması gereken asıl soru şudur: Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi Başer El-Esad’ı kurtarma operasyonu mudur yoksa Esad sonrası Suriye’ye kontrollü bir geçiş sürecinin başlangıcı mıdır? Açıkça görülüyor ki, Rusya’nın IŞİD’e yönelik hava operasyonları Suriye’de başlangıcın sonudur.

Soğuk savaş sadece NATO ile Varşova Paktı üyesi ülkeler arasındaki dehşet dengesine dayalı ve son aşamada ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbirleriyle savaşmasını önlemek maksadıyla kurgulanmış bir dönemin adı değildi. Soğuk savaş aslında birbirine zıt iki önemli dünya görüşünün karşı karşıya gelmesiyle ortaya çıkan, bu dünya görüşlerine yakın ülkeler üzerinden dünyanın farklı coğrafyalarına da yansımaları olan bir tarih döneminin adıydı. Bu dönemde Sovyetler Birliği (SSCB) kendine yakın rejimlerin tüm dünya sathında yaygınlaşması için önemli çaba sarfetmiş, faaliyetlerde bulunmuştur. Soğuk savaş rekabeti Ortadoğu’dan Afrika’ya, Uzak Doğu’dan Latin Amerika’ya kadar tüm dünya sathında sürmüştür. Bu çerçeve içinde Ortadoğu platformunda  SSCB’nin en önemli iki stratejik ortağı Irak ve Suriye idi. Bu iki ülkede hakim yönetimlerin temsilcisi olan Baath Partisi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yapılanmasına benzeyen, monolitik ve totaliter bir devlet düzeni anlayışı içinde faaliyet gösteriyor, bir bakıma bugünün moda terimiyle SSCB’nin “stratejik ortakları” olarak beliriyorlardı.

Dünya uluslararası sistemi yirminci yüzyılın sonundan itibaren hızlı bir tarih akışı içinde baş döndürücü bir değişim geçirmeye başladı. Sadece SSCB yıkılmadı, kısa bir süre sonra SSCB’nin soğuk savaş stratejik ortaklarından olan Irak’taki rejim de yıktırıldı. Ardından Kuzey Afrika’dan başlayıp Ortadoğu’da yayılan “Arap Uyanışı” ile bu bölgelerdeki totaliter yapılar bir bir dökülmeye başladı. Sıra Suriye’ye gelmişti. Suriye’de de rejim “yıktırılmak” isteniyordu.

Bu gelişmelerle eşzamanlı biçimde tüm dünyaya yayılan bir “siyasi islam” tartışması da başladı. Yıkılan rejimlerin yerine alternatif olarak hep dini referanslarla hareket eden siyasi oluşumlar talip oluyor, iş başına geliyorlardı. Gerçi bir süre sonra, ya Tunus’ta olduğu gibi demokratik şekilde, ya da Mısır’da olduğu gibi askeri müdahale yoluyla yönetimlerin radikal unsurların elinden kurtularak toplumların dokularıyla uyumlu, hazmedilebilir bir sosyo-ekonomik ve sosyo-politik değişim geçirmesine fırsat verilmesi de deneniyordu. Ama tüm bu toplumlar ve tüm bu coğrafya artık radikal unsurların cirit attığı bir alan haline gelmişti bir kere.

SSCB’nin dağılmasından sonra bir yandan yeni bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya Cumhuriyetleri, bir yandan da Rusya Federasyonu’nun özellikle Kuzey Kafkasya’daki özerk cumhuriyetleri Ortadoğu’dan yayılan radikal unsurların yuvalanmaya ve mevcut yerel yönetimlere meydan okumaya başlamalarına yol açtı. Rusya bir yandan yıkılan SSCB’nin yarattığı psikolojik bunalımla, bir yandan da kendi toprak bütünlüğünü tehdit eden bu unsurlarla son yirmi yıldır mücadelesini sürdürdü, sürdürüyor. Bugün artık gelinen noktada Rusya’nın bu mücadeleyi kökeninde sürdürme kararı aldığı anlaşılıyor. Nedeni de çok basit: Suriye’de, ister IŞİD saflarında, ister Esad rejimine karşı “muhalefet” adı verilen saflarda olsun, önemli sayıda yabancı savaşçı var. Bunların sadece Batı Avrupa ülkelerinden gelen “kandırılmış müslümanlar” oldukları sanılmasın. Rusya şunu çok iyi biliyor ki, bu grupların içinde Kuzey Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan gelen “inandırılmış müslümanlar” da mevcut. Çeçenistan, Dağıstan, Osetya, Kabardin Balkar kökenli birçok Rusya Federasyonu vatandaşı, vizesiz elini kolunu sallayarak girdiği Türkiye üzerinden Suriye’ye akıyor. Rusya için tehdit algılaması da işte burada başlıyor. Bu unsurların ileride gittikleri yerlere geri döneceklerinden, barış ve istikrarı bozacaklarından endişe ediliyor. İşte bu nedenledir ki, Putin konuşmasında “IŞİD ve diğer terörist örgütler” genellemesini yapıyor. Rusya için bunların arasında bir fark yoktur.

Rusya, Suriye’de Esad sonrası rejimin dini etkilerin nüfuzuna direnen, seküler bir yapıyı muhafaza etmesi gerektiğine inanıyor. Suriye’deki rejimin Irak’ta olduğu gibi salt “yıkalım” hezeyanıyla dönüştürülmesine karşı duruyor. Müdahalesiyle bunun altyapısını hazırlayacaktır. Bugün Esad’lı bir geçişi savunsa dahi, artık ismi ve imajı iyice yıpranan Esad’ın geleceğin Suriye’sinde yeri olmadığını pek ala Rusya da biliyor. Ama Esad’ın “zorla yerinden gitmesi”ni kabul etmiyor, Suriye’de bir boşluk oluşmasını istemiyor, Esad sonrasına kontrollü bir geçiş için ağırlığını koyuyor.

Maalesef, Rusya Türkiye’yi Suriye’nin geleceğinde kendi düşüncesine yakın bulmuyor. Hatta kendi karşı olduğu her şeyin tarafı olarak görüyor. Sorun “Esad’lı mı Esad’sız mı” çekişmesinden çok daha derin ve çok daha karmaşık. Türkiye Rusya’ya geleceğin Suriye’sinin seküler bir devlet anlayışı içinde yapılanacağı güvencesini vermedikçe Rusya ile görüş farklılıkları artacaktır. Rusya’ya “senin orada işin ne?” diye sormaktansa, Suriye’nin yeni bir Afganistan olmayacağının garantisini veren bir söylem kullanmak ve o söylemi destekleyen bir eylem içinde olmak gerekir. Kışın pabucumuzu yakmak istemiyorsak tabii...