Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak...

Bölgede düzen kurmaya giderken evdeki düzenden oluyoruz. Toplum kutuplaştırılıyor, istikrar ve güvenlik ayaklar altında.

Türkiye'de kendi sınırlarımızın ötesinde etki alanları oluşturmak, komşulara söz geçirmek, bir koyup üç almak, yakın coğrafyamızda düzen kurucu ülke olmak gibi heveslere kapılanlar hep olmuştur. Altıyüz yıllık bir İmparatorluk geçmişinden söz ediyoruz, kolay değil. Bu imparatorluğun tarihin akışı içinde devrini tamamlamış olmasını hazmedilmesi zor bir durum olarak görmek yerine, onun ardından kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni o tarihi birikimin zenginliği ile dünya sahnesinde güçlü bir aktör yapabilmek de pek ala bu topraklar üzerinde yaşayan yurttaşlar için önemli bir gurur vesilesi olabilirdi.

Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra çözülmeye başlayan iki kutuplu uluslararası sistemden yararlanmak isteyen çok aktör çıktı. Bunların başında elbette tek kutuplu ortamın yegane süpergücü olarak kalan ABD geliyordu. Türkiye ise bir yandan eski Sovyet coğrafyasındaki yeni bağımsızlıklarını kazanan ülkelerle ırk, dil, kültür birlikteliğinden hareketle ilişkilerini güçlendirirken, bir yandan da gözünü Ortadoğu'daki gelişmelere çevirmişti. Türkiye'nin o dönemlerde "bir koyup üç almak" tezi üzerinden kurgulamaya çalıştığı stratejiyi değişen uluslararası ortamdan yararlanma çabası olarak görmemek mümkün değil.

Ancak o dönemde önemli bir gerçeklik vardı. Türkiye bu hevesini uluslararası toplum ve uluslararası hukukla uyumlu, başta ABD olmak üzere ittifak ilişkileri içinde olduğu ülkelerle eşgüdüm halinde ve birlikte hareket ederek hayata geçirmeyi planlıyordu. Bu heves o dönemde de çok tartışıldı. Güvenlik endişeleri ve böyle bir atılımın Türkiye'nin başına ummadığı kadar büyük dertler açacağı düşüncesi hamle yapılmasını engelledi. Geçmişte alınan kararların doğruluğu veya yanlışlığı üzerine yapılan tartışmalar şu sırada bugünün sorunlarıyla uğraşılırken pek yarar sağlamayabilir. Şimdilik geçelim.

Bugünün tartışmaları çok daha farklı boyutlarda gelişiyor. Herşeyden önce, Ortadoğu bölgesi Türkiye'nin dış politikasının yegane fikri sabiti haline gelmiş durumda. İlle de bu bölgede bir düzen kurma çabası içindeyiz son yıllarda. Özellikle de Suriye'de... Ancak 90'lı yıllardan farklı bir durum söz konusu. Bu defa uluslararası toplum ve uluslararası hukukla uyumlu, müttefiklerle eşgüdüm içinde, birlikte hareket etmek yerine kendi başına hedef belirlemek, taktik geliştirmek, strateji kurmak ve eyleme geçmek gibi yöntemlere başvuruluyor. Dolayısıyla, "heves" artık "tutku"ya dönüşmüş durumda.

Bu dönüşümün nedenleri üzerinde de durmanın pek yararı olmayabilir. Ancak bazı saptamalara bulunmak önemli. Örneğin, 2002-2009 yılları arasında izlenen dış politikanın başarılı sonuçlarının olduğundan söz etmemek haksızlık olur. O dönemin dış politikasının 90'lardan itibaren gelişen bir arkaplan üzerine kurulduğunu göz ardı etmek de büyük bir haksızlıktır. Bununla beraber, o dönemin başarılı çizgisinin kısa zamanda bir özgüven patlamasına yol açtığını, bu kibirin haddini aşan hedeflere doğru yönelme sonucunu doğurduğunu dile getirmemek ise ciddi bir ihmal olur. Bunların mutlaka alt alta yazılması ve bilançonun buna göre çıkarılması gerekir.

Türkiye Ortadoğu bölgesinde etkili bir aktör olabilmesini sağlayacak unsurların farkında olabilseydi, bugün ne Ortadoğu bu kadar karmaşık bir sorunlar yumağına dönüşürdü, ne Türkiye bu kadar ciddi bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalırdı. Kısaca vurgulanmasında yarar olan o unsurları Türkiye'nin tarafsız ve tüm bölgesel aktörlere eşit mesafeli tutumu, laik ve demokratik çoğulcu sivil toplum yapısı, sorunları ve tıkanıklıklarına rağmen işleyen bir parlamenter sisteme sahip olması, güçlü ordusu, Batı kurum ve kuruluşlarında üye olması ve yenilerinin üyesi olmak için müzakereler sürdürüyor olması olarak özetleyelim. Bugün maalesef bunların tümünün Türkiye'nin kozu olabilecek nitelikteki güçleri aşındırılmıştır.

Türkiye kendi tezlerini kabul ettiremedikçe küstüğü ve uzaklaştığı müttefikleriyle arasının açılmasına zemin hazırlamaya devam ederse, açılan aranın kapanması giderek zorlaşacaktır. Siyasi şahsiyetler dış güçleri düşman belirlemekte, üyesi olduğumuz kurumları ve müttefiklerimizi Türkiye'ye karşı komplo kurma hazırlıklarıyla suçlamakta gösterdikleri aculluklarını sürdürdükçe, Türkiye'de kamuoyunun NATO ve AB'ye bakışının artarak olumsuzlaşması kaçınılmazdır. Bu gidiş yakında bu örgütlerin bize yarar getirmediği tezlerinin ortaya atılmasına bile varabilir. Kim bilir, belki de bunu arzu eden çevreler de mevcuttur. Öyle ya, "müttefiklerinizle aynı görüşlere sahip olamıyorsanız o ittifakta işiniz ne?" diye soranlar muhtemelen bir köşede ellerini oğuşturup fırsat kolluyorlardır. Uyaralım: böyle bir hata Türkiye'yi sadece sıradanlaştırmakla kalmaz, tüm özelliklerini yitirmesine yol açar ve bir dipsiz kuyuya atar.

Türkiye son yıllarda yakın tarihinde hiç karşılaşmadığı kadar ciddi bir tehditle iç içe yaşamaya alıştırılmak istenmektedir. Cumhuriyet tarihinin çeşitli dönemlerinde ideolojik kutuplaşmalar, bunların yarattığı iç karışıklık ve istikrarsızlıklar, hatta terör eylemleriyle karşılaştık. Ancak bugün içinde bulunduğumuz durum çok daha farklı. Türkiye uluslararası terörün cirit attığı, kendi toprakları üzerinde küçük ölçekli bir savaşın hüküm sürdüğü, sınırlarının ötesinde süren geniş ölçekli bir iç savaşın taraflarından biri haline getirildiği bir durumla karşı karşıya. Daha da önemlisi, genişletilmeye hazırlanan ve artık uluslararasılaşan bölgesel bir savaşın da aktörlerinden biri olmaya zorlanmakta.

Nereden nereye...Bölgede düzen kurmaya giderken evdeki düzenden oluyoruz. Toplum kutuplaştırılıyor, istikrar ve güvenlik ayaklar altında. Türkiye terörü günlük yaşayan bir bölge ülkesine benziyor. Buna düpedüz "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" denir. Ama daha da vahimi oluyor. Evdeki tahıl ambarını böcek sardı. Temizlenmezse artık bir daha hiç pirinç veya bulgur konacak hali kalmayacak. Başkasının ambarına göz dikme çabalarından en kısa zamanda vazgeçmek, kendi içimize dönmek, ülkenin yeniden huzur, istikrar ve güvenlik dolu, toplumsal barış içinde yaşanabilir bir hale getirilmesine çalışmak gerekiyor. Gerekiyor, gerekiyor, gerekiyor.