Dış politika 'iç politika'nın etkisinde kalırsa...

Türkiye hakkındaki algı yine değişiyor. Bu kez Türkiye'nin izlediği dış politikanın iç siyasi hesaplar üzerinden kurgulandığı düşünülüyor.

Türkiye'nin Dış Politika uygulamaları gerek komşuları gerek müttefikleri tarafından her zaman ilgi ile izlenegelmiştir. Aksini düşünmek güç; Türkiye öylesine hareketli, öylesine karışık ve öylesine tüm dünyayı etkileyen gelişmelerin yaşandığı bir konumda yer almakta ki, dünya haritasına baktığınızda başka bir ülkenin bu kadar ilgi çekmesini düşünmek zaten mümkün olamıyor. Bu da Türkiye'yi ister istemez uluslararası politikanın ilgi odağı olan önemli ülkelerden biri haline getiriyor.

Dış politika ile ilgili söylemlerimizde ülkemizin konumundan hareket ettiğimiz zaman kendimizi tanımlarken geniş bir coğrafyayı anmadan geçemiyoruz. Türkiye'yi, saat istikametinde düşünüldüğünde, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika'da yer alan ve tüm bu bölgelerdeki gelişmeler hakkında izlediği tutumla etkisini hissettiren bir ülke olarak tarif ediyoruz. Sanki kimlik bunalımı içinde hangi yöne gideceğini kestiremeyen bir ülke algısı yaratsa da, bu tanım 700 yılı aşkın bir süredir kalıcı devlet geleneği ile içinde yer aldığımız ilginç coğrafyanın tarihini, sosyal, ekonomik, kültürel bütünlüğünü ne kadar özümsediğimizi de çarpıcı biçimde anlatıyor.

Yirminci Yüzyıl tarihine bakıldığında Türkiye öne çıkan ülkelerin başında geliyor. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla birlikte onurlu Kurtuluş Mücadelesi'ni vererek dünya sahnesinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti Afrika'da 1950'lerden itibaren başlayan bağımsızlık mücadelelerine de ilham kaynağı olmuştur. Ama özellikle 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte yakın coğrafyamızda yaşanan gelişmelerde Türkiye'nin izlediği politikalar önem taşımıştır. Kafkasya'da üç yeni komşu edinmemiz, Orta Asya coğrafyasında gerek köklerimiz gerek kültürümüz açısından ortak özelliklere sahip olduğumuz yeni bağımsız ülkelerle hemen yakın ve sıcak ilişkiler kurmamız "Soğuk Savaş Sonrası" diye adlandırılan dönemde Türkiye'yi hep öne çıkaran gelişmeler doğurmuştur. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Türk Konseyi gibi Türkiye'nin girişim, atılım ve emekleriyle kurulmuş olan bölgesel örgüt ve yapılanmalar bu gelişmelerin yaşayan kanıtlarıdır. Son yirmibeş yılda eski SSCB coğrafyasında kaydedilen gelişmelerde en etkili konuma sahip ülkelerden birinin Türkiye olduğu yadsınamaz. Başarılı bir dış politika uygulaması içinde giderek daha çok ülke tarafından saygıyla anılan ülkemiz bu başarısını Türkiye Diplomasi'sinin göz bebeği olan Dışişleri Bakanlığı'na borçludur.

Bu birikim ve deneyimleri sayesinde yükselen başarı grafiği Yirmibirinci Yüzyılın başında da Türkiye'yi yüceltmiştir. 2008 yılına gelindiğinde, Türkiye'nin dış politikada gerek bölgesinde, gerek komşuları arasında, gerekse küresel çapta parlayan bir yıldız gibi öne çıktığı açık şekilde görülüyordu. Ocak ayında Afrika Birliği Türkiye'yi stratejik ortak olarak ilan etmişti. Ağustos ayına gelindiğinde Türkiye bir yandan Istanbul'da düzenlenen ilk Afrika-Türkiye zirvesine ev sahipliği yapıyor, bir yandan da Kafkasya'da başlayan Rusya-Gürcistan savaşının durdurulması için aktif dış politika izliyor, üstelik Kafkasya'ya barış getirmek için "Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu" projesiyle tüm dünyanın ilgisini çekiyordu. Ödün vermediği ilkeli çizgisi, bölgesinde ve dünyada izlediği tarafsız, yapıcı politikaları sayesinde Türkiye 2009-2010 yıllarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi olmayan üyeleri arasına da seçilebilmişti.

2010 yılının sonundan itibaren Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da başgösteren "Arap Uyanışı" Türkiye'nin önünde yeni bir ufuk daha açmıştı. O günlerde Türkiye, diktatörlük ve totaliterlik istibdadı içinde yıllardır ezilen Arap halklarının demokratikleşme mücadelelerine destek verebilme, onlara ilham kaynağı olabilme fırsatını yakalamıştı. 2011 yılının başlarında tüm Arap halkları önlerinde Türkiye gibi bir model olduğunu düşünüyor, Türkiye'yi örnek almak, dünya ile siyasi ve ekonomik açıdan bütünleşmek, insan hakları, hukuk devleti ve iyi yönetişim alanlarında mesafe kaydetmek için çabalıyorlardı.

Ama bu kez beklenen olmadı. Türkiye Arap ve islam dünyasında oluşan bu beklentileri karşılamak yerine, aksine bu ülkelerin gözünde farklı bir gündemi olan, toplumları uzlaştırmak yerine mezhep ve ideoloji farklılıklarını artırarak bölünmüşlüğü pekiştiren bir ülke algısıyla karşı karşıya kaldı.

Son haftalarda ise daha da ilginç bir olgu ile karşı karşıyayız. Türkiye hakkındaki algı yine değişiyor. Bu kez Türkiye'nin izlediği dış politikanın iç siyasi hesaplar üzerinden kurgulandığı düşünülüyor. Uluslararası basın, önde gelen dost, müttefik ve komşu ülkelerin liderleri de Türkiye'yi böyle bir politika izlediği için eleştiriyorlar. Türkiye'nin "IŞİD ile mücadele bahanesi" ile iç politikada prim yapacak ve olası bir seçimde dar görüşlü iktidar çıkarlarına hizmet edecek uygulamalar yapıldığını dile getiriyorlar. Birçok AB ülkesi, Türkiye'nin PKK terörüne karşı verdiği mücadeleyi haklı gördüğünü ve desteklediğini belirtirken, "Çözüm Süreci"nin de bırakılmaması ve sürdürülmesi gerektiği vurgusunu yapıyorlar.

İç politikada olsun, dış politikada olsun, nasıl davranacağımızı yabancılardan öğrenecek değiliz. Ne var ki, yurt içinde de benzeri eleştiriler az değil. Türkiye halkının da önemli bir kesimi ülkedeki uygulamaların barış, özgürlük, demokrasi, eşitlik ve adalet adına yapıldığından kuşku duyuyor. Hal böyle olunca, ister istemez 7 Haziran seçimlerinin yenilenmesi olasılığı gündeme geliyor. Bunun kime, neden ve nasıl yarayacağı merak ediliyor.

Türkiye'nin en önemli gelir kaynaklarından olan turizm gelirlerinin bu yıl önceki yıllara nazaran ciddi bir gerileme geçireceğinden endişe duyan uzmanlar, zaten seçim öncesi durulan ekonominin seçim sonrasındaki belirsizlik nedeniyle iyice olumsuz bir seyir izlemeye başladığını belirtiyorlar. Seçim ekonomisi, savaş ekonomisi derken, Türkiye'nin büyüme hızı düşüyor, ihracat ve üretim verileri son yıllardaki olumlu görünümünü kaybediyor, yabancı yatırımlar birkaç yıl önce oluk gibi Türkiye'ye akarken, şimdi neredeyse Türkiye'den kaçıyor.

Savaş pahalıdır. Ülke ekonomisinin dengelerini bozar, halkını fakirleştirir, insan kaynaklarını tüketir. Barış ise görünürde ucuzdur. Maddi bakımdan barışa ulaşmak için savaştaki gibi dengesiz harcamalar yapmak zorunda kalmazsınız. Ama o harcamalardan çok daha büyük kazançları gelir hanenize kaydeder, çocuklarınıza, gençlerinize, geleceğinize önemli yatırımlar yapar, farkına varmadan zenginleşirsiniz. Gerçek zenginlik de budur. Türkiye Halkı barışın zenginliğini özlüyor.