Dış politikada kimlik bunalımı ve 'komşularla sıfır sorun' politikası üzerine...

Bugün Türkiye AB ve NATO ile ilişkilerini normal seyrine kavuşturmak için bir takım adımlar atmaya başladıysa, bunları bütünleyecek en önemli katkılardan birini de Türkiye-İsrail ilişkilerinde kaydedilecek ilerleme oluşturacaktır.

Dış politikada karşılaşılan tıkanıklıklar hala yeni arayışlara yol açıyor. Oysa hiç gerek yok. Türkiye 92 yıllık Cumhuriyet tarihinin bilinen, tanınan ve tüm dünya üzerinde takdir toplayan öngörülebilir dış politika uygulamalarından sapmasaydı ne içinde bulunduğu örgütlerdeki dostlarının güvenini kaybederdi ne komşularının...

Rusya ile yaşanan son gerginlik Türkiye'nin Batı ile olan ilişkilerinin de yeniden normale dönmesine yol açar diye umulmaktaydı. Bir yandan Suriye'li mülteciler krizi nedeniyle Avrupa Birliği ile olan ilişkiler yeniden gündemin üst sıralarına yerleşmiş, üyelik müzakerelerinde yeni bir fasıl açılmış, 2016 yılında beş yeni faslın daha açılması için belli bir anlayış belirmişti. 

Öte yandan, Türkiye IŞİD'e karşı mücadele için oluşturulan  ABD'nin önderliğindeki uluslararası koalisyona katkılar yapmaya başlamış, İncirlik üssü'nün kullanılmaya başlanmasıyla birlikte Batı'da kaybedilen güvenin yeniden kazanılması için olumlu bir hava yakalanmıştı. Bu da Türkiye'nin NATO müttefikleriyle olan ilişkilerinde uzun zamandır hakim olan olumsuz algının yavaş yavaş olumlu bir algıya dönüşmesine yardımcı olacak gibi görünüyordu.

NATO ile olan ilişkilerin yeniden belli bir güven temeline oturmasını sağlayan en önemli gelişmelerden biri Çin ile füze savunma sistemi kurulmasına yönelik şaşırtıcı arayışlardan vazgeçilmesi olmuştu. Bir yandan da Rusya ile başlayan gerginlik Türkiye'nin kendi ulusal güvenliğinde kolektif savunma kavramının ne kadar önemli olduğunu yeniden hatırlatıyor, Türkiye NATO müttefikleriyle arasındaki mesafenin açılmış olmasının yarattığı olumsuz algı ve görüntüden arınan bir imaja doğru ilerliyordu.

Bütün bu gelişmelerin eksik kalan halkasını ise Türkiye-İsrail ilişkileri oluşturmaktaydı. O cepheden de ümit verici haberler gelmeye başlamıştı. Önce İsrail Başbakanı Netanyahu Türkiye ile İsrail arasında enerji alanında işbirliği için bazı temasların sürmekte olduğundan söz etti. Ardından Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan Türkiye-İsrail ilişkilerinde kaydedilecek normalleşmenin iki ülkenin olduğu kadar bölgenin de çıkarına olacağına işaret etti. Ümit bu ya, bu son duyumlar ve ifadeler elbette Türkiye'de yaşayan Musevi kökenli vatandaşlarımıza tam da Hanukka Bayramı'nın başında büyük bir müjde gibi gelmişti.

Türkiye-İsrail ilişkileri Doğu Akdeniz'in en önemli dengelerinden birini oluşturur. Bir yandan Türkiye'nin Batı ile olan ilişkilerinin Ortadoğu bölgesindeki ayağının nirengi noktasıdır, bir yandan da Türkiye'nin yine aynı bölgedeki tarafsız, adil, sorunlara eşitlikçi yaklaşımı ilke edinen dış politika uygulamasının temel unsurudur. Türkiye Filistin sorununun çözümüne gerçekçi bir katkı yapmak, tam ve güvenilir bir kolaylaştırıcı rolü oynamak istiyorsa İsrail ile olan ilişkilerinin de normal olması gerekir. Esasen Arap ülkeleri ve Filistin halkı da böyle olması gerektiğine inanır. Aksi takdirde Türkiye Ortadoğu'daki denklemlere Arap ülkelerinden farklı ve dönüşüm sağlayıcı bir katkı getiremez.

Mavi Marmara trajedisi Türkiye'nin İsrail ile olan ilişkilerinin son beş yıldır tarihinde görülmemiş derecede soğuk olmasının başlıca nedeniymiş gibi görülür. Oysa Türkiye'deki İsrail aleyhtarı yaklaşımın bundan daha önce başladığının tespit edilmesi gerekiyor. 2008 yılının sonunda İsrail'in Gazze'ye başlattığı harekat  ve 2009 yılının başında Davos Zirvesi'ne damga vuran meş'um "bir dakika"lık gerginlik Mavi Marmara trajedisinin engellenebilir kaderinin de altyapısını oluşturdu. Türkiye NATO çerçevesinde Akdeniz Diyaloğu kapsamındaki tatbikat, seminer ve toplantılardan İsrail'in dışlanmasına yönelik sistemli çabalarını Mavi Marmara olayından önce başlatmıştır. Bu da İsrail ile olan ilişkilerin zaten önemli bir krize doğru ilerlemekte olduğuna yeterince işaret etmekteydi.

Bugün Türkiye AB ve NATO ile ilişkilerini normal seyrine kavuşturmak için bir takım adımlar atmaya başladıysa, bunları bütünleyecek en önemli katkılardan birini de Türkiye-İsrail ilişkilerinde kaydedilecek ilerleme oluşturacaktır. Görüldüğü kadarıyla "özür" koşulu ortadan kalkmış, İsrail Başbakanı Netanyahu büyük bir devlet adamlığı anlayışı ile örnek gösterilecek bir adım atabilmiştir. Buna rağmen, tazminat koşulu ve Türkiye-İsrail ilişkilerini doğrudan ilgilendirmeyen diğer bazı beklentiler sürmektedir. Bunların aşılması için çabalar sürdürülürken Türkiye İsrail'in Akdeniz Diyaloğu içindeki konumuna yönelik olumsuz yaklaşımlarında değişiklik yapabilirse hem NATO ile olan ilişkilerinde önemli bir pürüzün daha ortadan kalkması mümkün olabilecektir, hem Türkiye-İsrail ilişkilerinde güven eksikliğinin giderilmesine yardımcı olunabilecektir.

Rusya ile ilişkilerde yaşanan gerginlik Türkiye'nin adeta ergenlik çağında kimlik arar gibi maceracı girişimler içine girmesinin, örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Ekonomik Birliği gibi gruplaşmalara olan sempatisinin önünü bir daha açılması mümkün olmayacak şekilde kapatmış görünmektedir. Aynı gerginlik Türkiye'nin Suriye politikasının da daha akılcı bir uygulamaya dönecek şekilde yönlendirilmesini zorunlu kılmıştır. Bunun itirafı tabii ki mümkün olmayacak. Biz de fazla irdeleyip fincancı katırlarını ürkütmeyelim.

Lakin, dış politikadaki kimlik bunalımının henüz aşılamadığı, hala yeni oluşum arayışlarının sürdüğü, dış politikanın kendi mecrasında seyrinin  engellendiği ve iç politika için araçsallaştırılmasının devam ettiği görülüyor. Suudi Arabistan önderliğinde oluşturulan, 34 ülkenin katıldığı "Terörle Mücadele için İslam Askeri Koalisyonu" içinde Türkiye'nin yer aldığı haberleri bu durumun en önemli teyidi. 

Demek ki kutuplaşma tutkusu Rusya'dan sonra şimdi bu koalisyondan "Sünni" olmadığı için dışlanan İran'ı hedefliyor. "Komşularla sırf sorun" politikasının yeni bir safhası olsa gerek...