'İktidar yorgunluğu' tedavisi olmayan bir hastalık değildir

"İktidar yorgunluğu" için en etkili ilaç, parlamenter demokrasidir. Ancak hastalık, tedavi edilmediği takdirde, toplumu içten içe kemirmeye, sonunda dermanı olmayan şekilde habisleşmeye doğru evrilir.

Türkiye son aylarda geçen on yılda elde ettiği kazanımlarını birer birer harcıyor. Toplumsal barış ve uzlaşı, demokratik hak ve özgürlükler, ekonominin krizlerden etkilenmeyen tutarlı seyri, seksen yılda zorla gelen yabancı yatırımların birkaç mislinin sadece son on yılda büyük bir heves ve süratle gelmiş olması, hepsi yavaş yavaş elden gidiyor. Ülke hızla karanlık bir girdabın içine doğru yuvarlanıyor. Yukarıya bakıyorsunuz, ışık giderek zayıflıyor, uzaklaşıyor. Aşağıya baktığınızda zifiri karanlık gözleri hiç görmeyenlerin bile korkacağı bir yoğunluk kazanıyor. Bu ürkütücü tablo, çok değil, daha birkaç yıl öncesine kadar bölgesinde yükselen yıldız olarak tanımlanan, diktatörlüklerin pençesinde istibdat, adaletsizlik, hukuksuzluk, işkenceler ve zulüm altında inleyen Ortadoğu halklarına ilham kaynağı olarak gösterilen Türkiye’yi resmediyor. Ama Türkiye artık örnek gösterilemiyor. Giderek yaygınlaşan bir kanı: Türkiye artık yönetilemiyor.

Böyle mi olmalıydı? Oysa herşey ne kadar güzel gidiyordu. Türkiye’nin sadece bölgesindeki değil, tüm dünya üzerindeki sorunlarla yakından ilgilenen bir aktör olduğu o kadar güçlü bir biçimde hissedilmeye başlanmıştı ki, uluslararası toplum bu ülkenin Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi üyesi olmasının bir gereklilik haline geldiğine dahi inanmış ve etkileyici bir çoğunlukla Türkiye’yi bu göreve seçmişti. Balkanlar’da, Karadeniz’de, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Afrika kıtasında, belli edilmemeye çalışılan bir kıskançlık, ama engellenemeyen bir takdirle gözler Türkiye’ye çevrilmişti. Işıl ışıl parlayan bir başarı grafiği, hızla yükselen Gayrisafi Milli Hasıla, giderek artan kişi başına milli gelir... Bu bir “Türkiye rüyası” mıydı? Türkiye halkı hak ettiğine inandığı çağdaş uygarlıklar düzeyine erişme yolunda zıplayan adımlarla ilerliyor muydu? O günlerde belki öyleydi ama bugün gelinen noktada bu tablo tamamen altüst olmuş görünüyor.

İçeride durum çok daha acıklı, kan ve gözyaşlarıyla dolu. Bir haftada 40 şehit! Türk medyasının en önde gelen gazetesinin binaları barbarca saldırılara hedef oluyor, çalışanları, sahibi hedef gösteriliyor. Siyasi partiler saldırıya uğruyor, parti temsilcileri kaçırılıyor, öldürülüyor, siyasi parti binaları yakılıyor, Türkiye halkının bütünlüğünü oluşturan unsurlar birbirine düşman gösteriliyor, kutuplaşma, ötekileştirme olanca hızıyla devam ediyor.

Türkiye'nin kendini otuz yıl öncesinin karanlıklarına doğru sürüklenir bulmasının nedenleri aranırken, hastalığın sağlıklı olarak teşhisi için bazı tespitlerde bulunulması önemlidir. Bunlardan birincisi “meğer ben neymişim abi?” sendromudur. Ülkeler ve halkları gelişmelerini kendi insan kaynaklarının başarılarına, yöneticilik vasıflarına, ileri görüşlü planlama ve programlama yeteneklerine borçludurlar. Tarihin akışı içinde karamsarlıklara düşüldüğünde yeni kadrolar bu umutsuzluklara çare olabilecek ve beklentilere yanıt verebilecek söylemlerle ortaya çıktıklarında yeni bir süreç başlar. Parlamenter demokrasinin sihri budur. Bu yeni kadrolar kendilerine şans tanındığında seçimlerle yönetime gelirler ve halkın verdiği görevi yerine getirmek üzere kolları sıvarlar. Görece de olsa, başarılı oldukça halk da bu başarının karşılığını memnuniyetini ifade ederek gösterir. Ancak bu döngünün en tehlikeli yanı birbirini izleyen başarıların yaratacağı sarhoşluktur. Başarı sarhoşluğu öyle bir durumdur ki, bunun için mutlaka alkol kullanmak gerekli değildir. Ayran içmek bile bu tür sarhoşluğa yol açabilir. İş bu safhaya vardığında, “ne yaparsam beğeniliyor” düşüncesiyle daha fazlası istenir, ihtirasların tutsağı olunduğunda iş çığrından çıkar. Tarih bu tür örneklerin bollukla görüldüğü bir başvuru kaynağıdır. Nice ülkeler bu başarı sarhoşluğunun kurbanı olmuşlardır.

İkinci tespit başarının getirdiği "kaybetme korkusu"dur. Ne zaman başı derde girse mutlaka bir "dış mihrak" arama, bulma ve suçu kolaylıkla ona atma yeteneğine sahiptir kaybetme korkusu yaşayanlar. Özeleştiri yapmazlar, yapamazlar, hatalı olduklarını kabul edemez, hataları düzeltmek için çaba gösteremez, komplo teorileriyle "yine mağdur edildik" saplantısına takılır kalır, böylelikle de işin kolay yanını bulurlar. Çağdaş toplumların bireyleri ilerlemenin en önemli özelliğinin özeleştiri olduğunu ve kendilerini sürekli yenilemekle yeniden doğmuş gibi dinçleşeceklerini bilirler. Bunu beceremeyen bireylerden oluşan toplumlar ise giderek çağın gerisine düşmeye mahkum olurlar.

Bu sendromların görüldüğü hallerde genellikle hastalığın "İktidar yorgunluğu" olduğu teşhisi yapılır. Bu aslında öyle öldürücü bir hastalık değildir. Tedavisi vardır ve parlamenter demokrasi tedavide en etkili ilaç olarak nam salmıştır. Ancak hastalık, tedavi edilmediği takdirde, toplumu içten içe kemirmeye, sonunda dermanı olmayan şekilde habisleşmeye doğru evrilir.

Tunus’un eski Başbakanı Hamadi Jebali, geçen hafta 3 Eylül tarihinde Ankara Politikalar Merkezi ile Kadir Has Üniversitesi’nin Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi tarafından Istanbul’da gerçekleştirilen yuvarlak masa toplantısının onur konuğuydu. Tunus’ta EnNahda (Diriliş) isimli siyasi partinin Genel Sekreterliğini ve sözcülüğünü yapan Jebali, partisinin 23 Ekim 2011 tarihinde ülkede yapılan seçimleri kazanması üzerine Aralık 2011’de Tunus’un Başbakanı oldu. Ancak seçimlerden sonra ülkede süren istikrarsızlık, huzursuzluk, terör ve siyasi suikastlar nedeniyle Şubat 2013’te görevinden istifa ederek ayrıldı. 10 Aralık 2014’te de EnNahda Partisi’nden istifa etti.

1992 yılının Ağustos ayından 2006 yılının Şubat ayına kadar siyasi düşünceleri nedeniyle hapis cezası çekmiş olan Jebali, olgun, ılımlı ve birleştirici bir siyasi görüşe sahip olmakla tanınıyor. Yuvarlak masa toplantısında yaptığı konuşmada da Tunus’ta son dört yılda yaşananları anlatırken bir yandan ülkesinin iç siyasi gelişmeleri hakkında, bir yandan da kendi kişisel siyasi yaşamı hakkında ilginç saptamalarda ve açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalarda “diktatörlüğün toplumda dengesizlik yarattığını, bu dengesizliğin boşluk oluşturduğunu, boşluk oluştuğunda bunu doldurmak için çeşitli güçlerin zaafiyetlerden yararlandıklarını” dile getirdi. Tunus’ta yaşananları anlatırken üç-dört yıl gibi kısa bir sürede devrimin kazanımlarının yitirildiğinden, özgürlüklerin savunulamadığından, toplumda “laikler”, “gericiler” gibi farklılıklar yaratılarak ayırımcılık oluşturulduğundan dert yandı. Parti içi demokrasinin kaybolduğunu, EnNahda’nın çağdaş ve dürüst bir siyasi parti olmaktan çıktığını, devrimin getirdiği tüm ilkelerin de yitirildiğini vurguladı. Sonuç olarak, tüm bu nedenlerden ötürü siyasi yaşantısının seyrinin değiştiğini ve EnNahda’dan ayrıldığını anlattı. Tunus'ta geçen yıl yapılan son seçimleri EnNahda kaybetti, laik Nida Tunus partisi kazandı.

Jebali, üstü kapalı olarak Tunus toplumunun iktidar yorgunluğu hastalığını erken teşhis ettiğini anlatıyordu. Darısı Türkiye halkının başına...