İnsan kaçakçılığından insanlık yoksunluğuna...

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Dünya genelinde mülteci sayısının en yüksek rakama ulaştığı günlerdeyiz. Türkiye de son yıllarda izlediği "açık kapı" politikası ve "vize muafiyeti" rejimi ile bu sorunun yaşandığı geçiş yolu ülkelerinin en başında geliyor.

Çağın en yeni ve en önemli sorunlarından biri haline gelen mülteci trajedisi artık Türkiye’yi Avrupa Birliği ile doğrudan doğruya karşı karşıya getiren bir çatışma alanına dönüşmekte. Yıllardır mevcut olan bir sorun vardı: Türkiye’ye bir şekilde gelebilmeyi başaran, genellikle de düşük gelir düzeyine sahip ülkelerin vatandaşları olan insanlar, insan tacirleri tarafından kandırılıyor, Türkiye üzerinden Yunanistan başta olmak üzere Batı Avrupa ülkelerine doğru sözde bir “umut yolculuğu”na çıkarılıyorlardı. Kim bilir bu insan ticareti kimleri zengin etti, kazanılan paralar hangi amaçlara hizmet etti. Adı “insan ticareti” ama aslında bu düzenin insanlık ya da insancıllıkla en küçük bir ilişkisi yok. Zira kaçırılanlar insancıl amaçlarla Türkiye üzerinden başka ülkelere geçirilmiyor. Maksat bu zavallı, çaresiz ve ümidini kendisine yardım ettiğini zannettiği, yine kendisi gibi “insan” olduğunu düşündüğü bir takım yaratıklara bağlamış olan, dünyanın çeşitli ülkelerinden gelip Türkiye’ye sığınan gariplerin sırtından para kazanmak. Hedef para kazanmak olunca, bu çaresizlerin yaşam kaygıları çok kolay göz ardı ediliyor. “Nasıl olsa ölümü göze almışlar..” diye yaklaşılıyor, dolayısıyla ölürlerse en ufak bir vicdan azabı çekilmiyor ve son zamanlarda iyice kanıksanmaya başlayan bir umursamazlık söylemiyle “ne yapalım, onlar da bu yolu seçmeselerdi” denip işin içinden çıkılıyor.

Son olay ibret vericidir: Yunanistan’ın Simi (Sömbeki) adası açıklarında AB Frontex Sınır Koruma Muhafızları teknelerinde 70 kaçak taşıyan insan tacirlerini tutuklamak istediklerinde kendilerine silahla mukabele ediliyor. Yani, insan tacirleri, bu yasal olmayan trafiğin önlenmesi maksadıyla güvenlik görevini yerine getirmekte olan “AB sınır koruma muhafızları”na ateş açıyorlar. “Hem suçlu hem güçlü” ifadesinin bundan daha açık bir örneği görülmüş müdür? Çatışmada 17 yaşındaki bir mülteci yaşamını yitiriyor. Kaçakçı teknede bulunan üç insan taciri ise tutuklanıyor. Haberlere göre bu şahıslar “Türk”! Yunanistan Sahil Muhafaza Bakan Yardımcısı olayı teyit ediyor ve “Mülteciler acımasız insan kaçakçılarının kurbanıdır” diyerek olayın yorumunu en çarpıcı ifadeyle dile getiriyor. Bu olay, Türkiye’nin son zamanlarda AB ile arasındaki en önemli sorunlardan biri haline gelen “insan kaçakçılığı” meselesinin son aşamasıdır. Bundan sonra AB tarafından Türkiye artık bu insan kaçakçılığını yaparken silah kullanma cüretini de gösteren bir tür “korsan” ya da “haydut”ların faaliyet gösterdikleri bir ülke olarak anılmaya başlayacaktır. Akdeniz ve Ege’de karasularımızın sırf bu nedenle bir tür ablukaya alınması olasılığı dahi artık yabana atılamayacak kadar güncelleşmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Dünya genelinde mülteci sayısının en yüksek rakama ulaştığı günlerdeyiz. Avrupa Birliği sınırlarına gelen göçmen sayısı, Frontex’in verilerine göre Haziran 2015’te 70 bin iken, Temmuz 2015’te bu rakam 107.500’e ulaştı. Ege’de ve tabii ki Türkiye üzerinden yürütülen trafikte en büyük sıkıntı Yunanistan’ın Kos, Midilli, Simi gibi adalarında yaşanıyor. Kaş’ın karşısındaki küçücük Meis adası dahi artık “Suriye’liler”i tanıyor. Öte yandan, artık bu trafik bir insanlık trajedisi haline geldi. Bu yıl Nisan ayında batan bir kaçakçı teknesinde 800 kişi, Ağustos ayı başında batan bir teknede ise 200 kişi yaşamını yitirdi.

Sorunun çözümü için neler yapılması, nasıl bir politika izlenmesi gerektiği hakkında yoğun çalışmalar sürdürülüyor. Tabii ki, öncelikle insan kaçakçılığı yapanlara ya da onlara yardım edenlere verilen cezaların caydırıcı bir niteliğe kavuşturulması önem taşıyor. Bu konuda en sert tedbirleri almaya hazırlanan ülkelerin başında ise İngiltere geliyor. İngiltere bu konudaki tutumu nedeniyle AB üyesi ülkelerin bazıları tarafından eleştiriliyor. Bazı AB üyeleri ise İngiltere’nin aldığı önlemlere benzer önlemler almaya hazırlanıyor. Öngörülen tedbirler arasında, yasadışı göçmenlere ev kiralayanlara beş yıla kadar varan hapis cezası, oturma ve çalışma izni olmayan göçmenlerin çalıştıkları işlerden kazandıkları ücretlere el konulması gibi unsurlar da var.

Ancak, bu tür önlemlerin insan kaçakçılığını durdurması beklenmemeli. Zira kaçakçılığın temelinde zaten bu kaçakçılığa gönüllü olarak tabi olmak isteyen ve yurtlarını, vatanlarını, evlerini barklarını sırf daha huzurlu ve güvenli bir yerde yaşam olanağına kavuşmak için terk eden insanlar bulunuyor. Bu insanların bu tür ölümcül maceralara girmelerinin nedeni ise kendi ülkelerindeki terör, iç savaş, baskı, işkence ve insanlık dışı yaşam koşulları...Irak, Suriye, Libya, Eritre, Somali, Sudan, Afganistan gibi ülkelerden insanlar bu nedenlerden ötürü kaçıyorlar. Dolayısıyla, bu göçün durdurulması için öncelikle sorunun kaynağına, bu ülkelerdeki adaletsizliklere çare bulmak gerekiyor. Bu da maalesef uluslararası toplumun yetersiz hatta çaresiz kaldığı konulardan biri.

Türkiye son yıllarda izlediği “açık kapı” politikası ve “vize muafiyeti” rejimi ile bu sorunun yaşandığı geçiş yolu ülkelerinin en başında gelmektedir. Sadece Suriye’deki sorun nedeniyle Türkiye’ye sığınmış bulunan mülteci sayısı neredeyse 2,5 milyonu bulmuştur. Türkiye bu sorunla tek başına baş edebilecek imkanlara sahip değildir. “Gönül zenginliğimiz” bugüne dek bu sorunları olabildiğince hoşgörüyle karşılamamıza yardımcı olabilmiştir. Ancak, sorun artık ekonominin karşı karşıya kaldığı başlıca yüklerden birini oluşturmaya başlamış, artan  işsizlik  sorunuyla karşı karşıya bulunduğumuz bir sırada bu yüklere bir de mültecilerin oluşturduğu rekabet eklenmiştir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde üçüncü ülkelere karşı izlenen vize rejimi başta olmak üzere, mülteci konularında henüz tam anlamıyla sağlandığı söylenemeyecek olan eşgüdüm önümüzdeki dönemde Türkiye’nin daha çok başını ağrıtmaya adaydır. Bu açıdan AB politikalarıyla uyum sağlanması kadar, Türkiye’de “insan ticareti”ne prim vermeyen, caydırıcılığı yüksek ceza uygulamaları da hükümet politikalarında öncelikli olarak ele alınması gereken konulardan biri haline gelmelidir.