Kimin savaşı?

Türkiye'nin demokratikleşen, çağdaşlaşan ve uluslararası sistem içinde yapıcı tavırlarıyla önemli bir ortak olarak görülmesine yol açan algı tüm dünya kamuoyunda hızla değişmekte. Yeni algı çok farklı.

Suriye’de son dönemde yaşanan gelişmeler Türkiye’yi yeni bir tartışmanın içine çekti. Dört yıldır Suriye konusunda izlediği politikanın yanlışlığını bir türlü kabul edemeyen anlayış, 7 Haziran seçimlerinden sonra karşı karşıya kaldığı çaresizlik içinde ülkeyi bir savaşa taraf etme hazırlığı içinde. Üstelik bunun “meşru ve haklı bir davranış olacağı” sözde gerekçelerle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Tüm dünya kamuoyunun önünde tehditler savruluyor, askeri hazırlık yapılması için talimatlar verildiği söyleniyor, Türkiye halkı “savaş psikozu” üzerinden yönetilmeye, yönlendirilmeye çalışılıyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın ikinci maddesinin dördüncü fıkrası kuvvet kullanımını açıkça yasaklamıştır: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Bununla beraber, BM kuvvet kullanımına belirli hallerde izin de verir. Bu hallerden biri “meşru müdafaa hakkı” olarak yine Andlaşma’nın 51. maddesinde tarif edilmiştir: “Bu Antlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.” İkinci hal ise, BM organlarının kararıyla kuvvet kullanımı oluşmasına ilişkindir. BM Güvenlik Konseyi barışı ve güvenliği bozduğunu düşündüğü devlete karşı kuvvet kullanılması kararı alabilir. Bu durumlar da BM Şartı’nın 41. ve 42. maddelerinde tanımlanmıştır.

BM Genel Sekreteri Suriye’deki sorunun çözümü için imzalanan Cenevre Bildirisi’nin üçüncü yıldönümü münasebetiyle 30 Haziran tarihinde yaptığı açıklamada Suriye’de bugüne dek 220.000 kişinin öldüğünü ve ülkenin nüfusunun neredeyse yarısının evlerinden uzaklaşmak zorunda kaldığını, Suriye topraklarının da bazı bölümlerinde devlet dışı aktörlerin kontrol sağladığını vurguladı. Devlet dışı aktörler bağlamında da sadece iki isim sıraladı: IŞİD ve El Nusra. Suriye’ye müdahale gerekçesi olarak Türkiye’de kullanılan söylemlerde ise bu örgütler yerine ülkenin kuzeyinde oluşabilecek bir bölgenin ulusal güvenliğimize tehdit oluşturacağı tezi dile getiriliyor.

Suriye’nin kuzeyinde bir devlet oluşumuna asla izin verilmeyeceği, dünyanın beş’ten büyük olduğu, meşru müdafaa hakkı doğurmak için Türkiye topraklarına birkaç roket attırılması gibi düşünceler yukarıdaki uluslararası hukuk kuralları ve BM sistemini oluşturan ilke ve prensipleri değiştirmez, Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesini de haklı ve meşru göstermez. Savaş üzerine bugün dahi güncelliğini yitirmeyen en güçlü kuramsal açıklamalar Carl von Clausewitz (1780-1831) tarafından yapılmıştır. Clausewitz ilkel şiddet, kin ve düşmanlığı savaşın eğilimlerinden biri olarak tanımlar ve bu eğilimin daha çok halkı ilgilendirdiğini vurgular. Suriye’ye karşı bir müdahale Türkiye halkının bütününü ilgilendirir. Türkiye halkı ise içinde barındırdığı tüm etnik, dini, mezhebi unsurlarıyla bütündür ve Suriye halkının hiçbir unsuruna karşı kin ve düşmanlık duymamaktadır. Dolayısıyla Türkiye Suriye ile savaşa sokulursa, bu savaş Türkiye halkının savaşı olmayacaktır.

Peki kimin savaşı olacaktır? Türkiye’nin demokratikleşen, çağdaşlaşan ve uluslararası sistem içinde yapıcı tavırlarıyla önemli bir ortak olarak görülmesine yol açan algı tüm dünya kamuoyunda hızla değişmekte. Gerek komşularının gerek müttefiklerinin gözünde Türkiye’nin bölgesindeki önemli gelişmeler karşısındaki görüş farklılıkları o denli artmaya başladı ki, bu çizgisinde devam ettiği takdirde, Türkiye’nin yapıcı ortak olarak kabul edilmesinin artık hala mümkün olup olmadığı tartışılmaya başlandı.

Yeni algı farklı: Türkiye bir yandan jeopolitik konumunu kendi tanımladığı şartlarda dayatmaya çalışan ve eskiyi özleyen bir aktör olarak görülmekte, bir yandan da farklı değer yargılarının dayatılmasıyla toplumsal dönüşümünün ve evriminin ideolojik biçimde yönlendirildiği düşünülmekte. Öte yandan ülkede ekonomik gelişme ve büyüme yavaşlıyor, yabancı yatırımlar Türkiye'de hukuk devleti anlayışının giderek aşınmakta olduğu endişesiyle azalıyor ya da artan bir ihtiyatla planlanmaya başlıyor. Ekonominin kendi dinamikleri ve serbest piyasa anlayışı ile işlemesinin önüne çıkarılan siyasi engeller ve yönlendirmeler Türkiye’ye olan bakışın daha da olumsuzlaşmasına yol açıyor. Hem içeride hem dışarıda oluşan algı Türkiye’de artık sadece belli bir zümrenin çıkarlarının gözetilmeye başlandığı, bu çıkarların da geniş kitlelere milliyetçilik güdülerini körükleyecek bir üslupla pazarlandığı şeklinde gelişiyor. Ekonomik ve siyasi kadroların, silahlı kuvvetlerin, istihbarat ve güvenlik organlarının da bu amaca yönelik biçimde hizmet verecek şekilde yapılandırıldığı ya da buna zorlandığı düşünülüyor. Bu algı kaçınılmaz olarak Suriye'ye yapılmak istenen bir müdahalenin söz konusu dar görüşlü çıkar çevrelerinin ve belli bir zümrenin güç ve iktidar hırsının yansıması olduğu düşüncesine yol açıyor.

Böyle algılanan bir Türkiye aralarında yer aldığı ve yer almak istediği çağdaş toplumları barındıran kurum ve kuruluşlardan uzaklaşmakla kalmaz, aynı zamanda komşuları ve bölgesindeki diğer ülkeler tarafından da bir yük olarak görülmeye başlar.

Türkiye’ye sunulmak istenen ve artık sürdürülebilir olmadığı iyice ortaya çıkan proje sadece Türkiye’nin kendi geleceği için tehdit oluşturmaktan çıkmış, uluslararası sistem için de tehdit olarak algılanır bir hal almıştır. Kendi içinde artan biçimde ötekileştirme ve kutuplaştırma ile karşı karşıya bırakılan ülkemizin uluslararası toplum içinde daha fazla ayrıştırılmasına izin verilmemelidir.

Türkiye halkı 7 Haziran seçimlerinde kendi adına karar verecek temsilcilerini seçerken bu gidişe dur demek için oy kullanmış olduğunu ve bu sonucun da kendi geleceğine en iyi biçimde yansıtılmasını beklediğini açıkça göstermiştir. Suriye’de bir savaş macerası bu bütünlüğü, uyumu ve dengeyi bozacağı gibi, Türkiye’nin kendi toplumsal iç barışını ve huzurunu da bir daha onarılması mümkün olmayacak şekilde olumsuz etkileyecektir.