Küresel güvenliğin gündemi Türkiye'nin güvenlik politikalarını nasıl etkiliyor?

Uluslararası güvenliğin aktörleri çeşitleniyor, devletler bu bağlamda hala ana aktörler olarak kalmaya devam etseler de güvenlik meselelerindeki rolleri bu çeşitlenmeden etkileniyor.

Uluslararası İlişkiler Konseyi (UİK) Derneği "21. Yüzyılda Uluslararası Güvenlik" başlıklı eğitim programlarını her yıl düzenlediği Güvenlik Akademisi etkinlikleriyle 2008 yılından beri sürdürüyor. Bu çerçevede düzenlenen 10. Güvenlik Akademisi de geçtiğimiz hafta yapıldı. Güvenlik kavramı ve kuramı üzerine çalışmalarda bulunan akademisyen, uzman ve ilgili kurum çalışanlarını bir araya getiren bu akademi programında her yıl olduğu gibi bu yıl da Geleneksel Güvenlik ve Değişen Savaş, İnsani Güvenlik Perspektifinden Barış İnşası, Enerji ve Kritik Altyapı Güvenliği, Terör Örgütleri/Terörizm ve Güvenlik, Avrupa-Atlantik Güvenlik Gündemi, Uluslararası Göç ve Güvenlik gibi bir çok güncel güvenlik meselesi akademik boyutta incelendi, tartışıldı.

Türkiye'nin güvenlik gündemi ile küresel güvenlik gündemini birbirinden bağımsız olarak ele almak elbette mümkün değil. Uluslararası güvenliğin aktörleri çeşitleniyor, devletler bu bağlamda hala ana aktörler olarak kalmaya devam etseler de güvenlik meselelerindeki rolleri bu çeşitlenmeden etkileniyor.

Çeşitlenmenin belki de en somut nedenlerinden biri Soğuk Savaş'ın bildiğimiz anlamda uluslararası sistemdeki kilitleyici etkisinin sona ermesiyle birlikte başlayan gevşeme. Bu gevşeme ortaya yeni sorunlar da çıkardı. UİK Güvenlik Akademisi'nde bu sorunların çözümlenemeyen nitelikleri nedeniyle "Sürünen Sorunlar" olarak anılmaları, etnik, topraksal ya da diğer sebeplerden beliren çatışmaların sonunda ortaya çıkan ihtilafların doğurduğu yeni yapılara da "devletimsi oluşumlar" adının yakıştırılması yapılan akademik tartışmaların ne kadar yaratıcı ve yüksek nitelikli olduğunu gösteren yeniliklerdi.

Devlet dışı aktörler olarak anılan bir çok yeni oluşum da uluslararası güvenliği etkileyen roller oynuyorlar. Devlet dışı aktörleri tanımlarken dikkatli davranmak gerekiyor. Örneğin, kendisini "İslam Devleti" olarak tanımlayan IŞİD'i dünya kamuoyu devlet olarak mı kabul edecek, devlet dışı aktör ya da terör örgütü olarak mı kabul edecek, yoksa "devletimsi" kategorisine mi oturtacak? Bu sorunun yanıtı ne olursa olsun, IŞİD vahşet ve terör yöntemiyle kendini kabul ettirmeye çalışan, eylemleriyle ciddi güvenlik tehdidi doğuran bir oluşum. Türkiye'nin güvenliği açısından tehdit algılamaları, güvenlik öncelikleri ve uygulamaları yönünden de önemli sonuçlar doğuruyor. UİK Güvenlik Akademisi'nde bu konular da tartışıldı.

Teorik düzeyde dile getirilen görüşler arasında Soğuk Savaş ertesinde gevşeyen uluslararası sistemin bazı ülkelerde devlet yapılarının da zayıflamasını beraberinde getirdiği vurgulandı. Demokratik olmayan ülkelerde bu zayıflama o kadar ileri gitti ki sonuç çözülmeye ve başarısız devletlerin ortaya çıkmasına dahi yol açtı. Gevşeyen uluslararası sistemin bir sonucu da ittifak ilişkileri üzerinde oldu. Bazı ülkeler bu durumu kendilerine vazife çıkarmak için değerlendirmek istediklerinde, küresel sistemde bireysel olarak da eylemler yapabileceklerini ve bunda pek ala etkili olabileceklerini sandılar. Bu kuramsal saptamalar adeta son yıllarda Türkiye'nin dış politikasında kendini gösteren "özgüven patlaması"nı ve "ben bilirimci" yaklaşımlarla bezenen "düzen kurma" heveslerini tarif ediyor gibiydi.

Türkiye son yıllarda Ortadoğu bölgesindeki güvenlik sorunlarına artan şekilde müdahale etmeye başladı. Bu müdahalenin Türkiye'nin diğer bölgelerle, özellikle AB ve NATO ülkeleriyle olan güvenlik ilişkilerini de olumsuz etkilemekte olduğu gözden kaçmıyor. Sorun Ortadoğu bölgesindeki güvenlik konularına müdahale etmekten kaynaklanmıyor. Sorun müttefiklerin duydukları tehdit algılamalarıyla aynı frekansı tutturamamaktan kaynaklanıyor. Bu frekans uyumsuzluğunun bilinçli olduğu ve ideolojik nedenlerden kaynaklandığı görüşü ise oldukça rağbet görüyor.

İttifak ilişkileri genellikle olabildiğince yaygın ölçekte kabul gören değerlere dayalı, ortak ilke ve prensiplerden hareket eden, uluslararası sorunlar karşısında da bu geniş platformun oluşturduğu ortaklık anlayışını yansıtan davranışların bir araya getirdiği ülkeler arasında gelişir. Türkiye son yıllarda genel olarak Ortadoğu'da, özel olarak da Suriye'de izlediği politikalar bakımından bu anlayıştan uzaklaşan bir görüntü sergilemiştir. IŞİD ile mücadele konusunda olduğu gibi, bölgede beliren istikrarsızlık odaklarına karşı mücadelede işbirliği yapması gereken bölgesel oluşumları ve aktörleri seçme açısından da Türkiye doğru tercihleri yapamamıştır. Bu durum Türkiye'nin küresel güvenliğin gündeminden kopuk, kendi dar çerçeveli bölgesel gündemini dayatan bir ülke haline geldiği algısının hızla yayılmasına yol açmıştır. Değiştirilmesi gereken bu algıdır.

İstesek de istemesek de bazı gelişmeler kendiliğinden Türkiye'nin dış politikasının rayına oturmasına yardımcı oluyor. Örneğin, bir Rus askeri uçağının düşürülmesi Türkiye'nin Suriye Politikası'nda önemli ve zorunlu bir dönüşüm sağladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 18 Aralık tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği 2254 sayılı karar da Suriye'nin geleceğine ilişkin yol haritasını ortaya koyuyor. Türkiye her ne kadar bu kararda Esad'ın geleceğine ilişkin olarak istediği gibi bir açıklık görmese de bununla yetinmek zorunda kalacak. Doyumsuzluk uyumsuzluktan iyidir.