Ötekileşen Türkiye

Her terör saldırısından sonra dile getirilen bir söylem ise basiretsizliği olduğu kadar çaresizliği de yansıtıyor: "Terörle yaşamaya alışmalıyız!"

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehlike halkına anlatılandan ve kanıksatılmaya çalışılandan çok daha büyük. 2013 yılında Reyhanlı’da başlayan ve Türkiye’nin tarihinde şimdiye dek karşılaşmadığı bir tedhiş yöntemi olan canlı bomba, bombalı araç gibi terör eylemleri ile oluşturulan istikrarsızlık, korku ve ümitsizlik ülkenin geleceğini artık iyice karartmış durumda. Sadece bu tür eylemlerin sonucundaki ölü sayısı üçyüze yaklaştı. PKK ile mücadele adı altında Güneydoğu’da süren düşük ölçekli iç savaş manzaralarının yarattığı can kaybı eklendiğinde ise bilanço çok daha yüksek.

Terörün 7 Haziran 2015 seçimleri ertesinde tırmanmaya başladığını artık görmeyen kalmadı. O tarihten beri altı büyük terör saldırısı yaşadık. 2016 yılının başından bu yana son iki buçuk ay içinde ise Ankara ve İstanbul’da yaşanan dört canlı bomba eyleminin ölüm bilançosu seksen kişiyi buldu. Dolayısıyla, Paris veya diğer Avrupa kentlerinde yaşanan seyrek terör eylemleriyle Türkiye’de yaşananları birbirine benzeterek Avrupa’ya haykırmak ve çifte standart uygulandığını ileri sürmek pek anlam ifade etmiyor. Türkiye’deki bombalı eylemlerin kazandığı ivme ülkemizi daha çok Afganistan, Somali, Irak ve Suriye gibi ülkelerin karşı karşıya bulundukları ve artık kanıksadıkları terör saldırıları kategorisine yakınlaştırıyor.

Her terör saldırısından sonra dile getirilen bir söylem ise basiretsizliği olduğu kadar çaresizliği de yansıtıyor. “Terörle yaşamaya alışmalıyız”, “İşler bir süre daha kötüye gidecek”, “Tam olarak dibe vurmadan düzelmeyeceğiz” gibi açıklamalar Türkiye halkını kaderciliğe mahkum etmekten başka bir anlama gelmiyor. Bu yanlış düşünce şunu görmezlikten geliyor: eğer terörle yaşamanın ve buna alışmanın Türkiye’de yeni bir yaşam tarzı olarak benimsenmesi isteniyorsa, bunun düzelmesi ve  ülkenin yeniden selamete kavuşması tahmin edilenden çok daha uzun sürecektir. Zira bu gidiş ülkenin dokusunda çürümenin işaretidir. Bu çürüme bu toprakları yurt olarak bilip bu ülkede yaşamayı seçen  insan kaynaklarının da çürümesi anlamına gelecektir.

Türkiye bir yandan kendi içinde giderek büyüyen bir yaranın etkilerini her geçen gün artarak hissederken, bir yandan da bunu tedavi etme görüntüsü altında bazı hamleler yapmaya çalışıyor. Avrupa Birliği ile varılan anlaşmanın da Türkiye’ye bu açıdan yardımcı olması umuluyor. Oysa AB’nin Türkiye’den istediği çok net ve açık: Ortadoğu’dan yayılan, istikrar ve güvenliği tehdit eden terörü besleyen unsurları Türkiye sünger gibi emmeli ve AB sınırlarından içeri girmesini engellemeli. Bu hedefe ulaşıldığı takdirde Türkiye’ye bazı küçük mükafatlar vermeye hazır olan AB aslında artık Türkiye’yi geleceğin Avrupa’sında yer alamayacak kadar büyük bir yük olarak görmeye başladığını da zımnen itiraf etmiş oluyor. Nüfusu hızla artan, istikrarsızlık unsurlarıyla dolu bir ülkeye vize serbestisi ve serbest dolaşım olanağı sağlanması ümitleri de teori ve pratikte büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmaya doğru gidiyor.

Eğer AB üyesi ülkeler bir başka ülkede diplomatik ve konsolosluk temsilciliklerinin, iş insanlarının, okullarının ve vatandaşlarının faaliyetlerini güvenlik endişesini dile getirerek sınırlamaya ve asgariye indirmeye başlamışlar,  bu doğrultuda telkinlerde bulunur, önlemler alır hale gelmişlerse, artık o ülkeyi ciddi bir güvenlik riski olarak gördükleri belli olmuş demektir. Türkiye maalesef giderek bu grup ülkeler arasına doğru kaydırılmakta. Bu aslında Türkiye’nin ötekileşmeye başladığının da işareti. Kendi yurdumuz içinde kendi insanlarımızın toplum yaşamı, din, mezhep, etnik kimlik, siyasi görüş gibi günden güne artan paradigmalar doğrultusunda ötekileştirilmesi artık  Türkiye’nin de ötekileştirilmesine doğru evriliyor. İşte tehlike budur.

Türkiye’nin bu karanlık tabloyla karşılaşmasının sebeplerinin başında Arap Uyanışı’nın başlamasıyla birlikte izlenen, özellikle de Suriye’de doruğa ulaşan  yanlış dış politika uygulamaları geliyor. Bu yanlış politikalar sonucu Türkiye’ye giren ve sayıları artık neredeyse üç milyona yaklaşan mültecilerin AB’ye kaçmalarını önlemek Türkiye’yi huzura ve istikrara kavuşturmayacak. AB ile varılan mutabakat Türkiye’deki mülteci sayısını azaltmaya değil artırmaya yönelik. Zira Avrupa’ya kaçak yollardan giden ve Türkiye’ye geri gönderilen her Suriye’li karşılığında alınması vaat edilen her Suriye’li için Türkiye’de kendilerine sıra gelmesini beklemek üzere yığılacak Suriye’li sayısı da artacak. Kendi ülkelerine dönme ümidi olmadıkça, bu Suriye’li topluluğun Türkiye’nin sosyal, ekonomik, demografik ve siyasi dengelerinde yaratabileceği çelişkileri ve kutuplaşmaları tasavvur etmek bile çok zor.   

Türkiye’nin içine sürüklenmekte olduğu girdaptan kurtulabilmesi için atması gereken adımların başında öncelikle kendi yurttaşlarının güvenliğini sağlamak gelmeli. Kürt sorununun çözümüne yönelik diyalog sürecinin durdurulması nedeniyle sorunu barışçı olmayan yöntemlerle çözmeyi savunan çevrelere  verilen cesaret bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en büyük açmazı oluşturuyor. Bu açmazdan çıkmanın yolu hem içeride hem dışarıda yurttaş odaklı politikaların izlenmesiyle mümkün. İçeride bu ancak akan kanın durdurulması için çaba göstermekle sağlanabilir. Yurttaş odaklı dış politika ise yurt dışında yaşayan Kürt ve Kürt akraba topluluklar ile olan ilişkiler aynı Türk ve Türk akraba topluluklar ile olan ilişkiler gibi özenle gözetildiği takdirde gerçekçi bir temele oturur.

Suriye’nin geleceğinde bugün Türkiye’ye sığınan üç milyona yakın mülteci de söz sahibi olabilmeli. Doğup büyüdükleri, yurt bildikleri vatan topraklarından sökülüp atılan bu insanların hedefleri kendi ülkelerine dönebilmek ve onun barış, istikrar ve huzur içinde imarına, kalkınmasına katkıda bulunabilmek olmalı. Özendirilmeleri gereken tercih budur, Avrupa’ya kaçmak ya da gitmek  değil.

Türkiye’deki her Suriye’liyi rejim aleyhtarı görmek de meseleyi kavrayamamak anlamına geliyor. Bu insanların içinde rejimin istibdadından kaçanlar olduğu gibi IŞİD teröründen ve rejime karşı mücadele eden muhalefetin yarattığı kaostan kaçanların da olduğunu düşünmek, Suriye problematiğini daha büyük bir ölçekte görebilmek gerekiyor. Bunun için sadece Suriye muhalefetini desteklemek yetmiyor.

Türkiye’nin Suriye sorununa Türkiye’de değil Suriye’de çözüm bulabilmek için AB ile birlikte düşünmesi, mekanizmalar üretmesi, projeler yaratması Türkiye’yi AB’ye yakınlaştırmanın daha sağlam ve güvenli bir yolu olur. AB Türkiye’yi Suriye’ye yakınlaşan bir güvenlik kuşağı olarak algılamaya devam ettikçe kendinden uzaklaştıracak, artan şekilde de ötekileştirecektir.

http://www.radikal.com.tr/153339715333970

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.