Referandum ve demokrasi

Birleşik Krallık'ta AB üyeliği için 23 Haziran'da referandum yapılacak. Hükümetteki bakanlardan üyeliğe karşı olanlar ancak seçim bölgelerinde kampanya yapabilecekler. Demokrasinin bu kadarı da fazla değil mi?

Bir ülkede demokrasinin ne kadar olgunlaştığı, toplumun her katmanına yayılıp yayılmadığı, demokrasinin gereği olan ifade özgürlüğünü yöneticilerden halka herkesin iliklerine kadar özümseyip özümsemedikleri çok kolay anlaşılır. Toplumun önemsediği gündeme bakarsanız, ne kadar eleştiri ve özeleştiri yapıldığını, toplumun, halkın ve ülkenin geleceği için hayati önem taşıdığı düşünülen konularda ne kadar serbest bir ortam içinde tartışmalar yapıldığını gördüğünüzde demokratik bir toplum modeliyle karşı karşıya olduğunuzu hemen kavrarsınız. Bunu anlamak için de demokrasiyi bir takım sıfatlarla tanımlamanıza gerek kalmaz. Örneğin demokrasinin “ileri” olduğunu belirtmek suretiyle demokrasi ilerlemez. Uygulamalara bakmak yeterince aydınlatıcıdır.

Son zamanlarda uluslararası ilişkiler alanında ve dış politika uygulamalarımızda yaşanan sıkıntılar ve çıkmazlar artık o kadar içimize kapanmamıza yol açtı ki, dünyada neler olup bittiğine de bakamıyoruz. Örneğin Avrupa Birliği... Bizim bakışımızdan hareket edilirse, AB şu sırada sadece Suriye’li mültecilerle ilgili olarak gündemimizde yer alıyor. Kaç mülteci aldı, ne kadar alacak, Schengen (Şengen) uygulamaları devam edecek mi yoksa çatırdıyor mu, Türkiye’ye vaat edilen üç milyar Avro ne zaman gelecek, gelecekse neden bankaya “trink” diye akmıyor da ille projeler hazırlanması isteniyor, biz üç milyona yakın Suriye’li mülteciyi ülkemizde sık boğaz barındırıp bu kadar çile çektiğimize göre AB ile üyelik müzakerelerimizde yeni fasıllar açılmasını hak etmiyor muyuz, açıkçası daha buna benzer nice sorular...

Suriye’li mülteciler konusu ve bu konu üzerinden Türkiye ile ilişkiler AB için elbette gündemde yer alan konulardan birini oluşturuyor. Ancak AB’nin gündemindeki önemli konulardan biri de Birleşik Krallık’ın AB ile olan ilişkilerinin geleceği. Açıkçası, AB üyesi ülkeler için bu konu Suriye’li mültecilerin durumundan çok daha büyük bir önem taşıyor.

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen AB zirvesinde Birleşik Krallık Başbakanı David Cameron günler süren müzakereler sonunda ülkesi için gayet yararlı olduğunu düşündüğü bir mutabakata erişti ve “bundan daha iyisi can sağlığı” dedi. Ardından da halkına verdiği sözü tutan, dürüst, güvenilir bir hükümet başkanının yapması gerekeni yaparak bu konuya ülkenin halkının karar vermesi için 23 Haziran tarihinde bir referandum yapılacağını açıkladı. Referandum’da Birleşik Krallık halkına “AB içinde kalmaya devam mı yoksa AB’den çıkalım mı?” sorusu sorulacak. Dolayısıyla, 23 Haziran tarihi AB’nin geleceği açısından bu yılın en kritik aşamasını oluşturuyor. Birleşik Krallık AB’de kalma kararı aldığı takdirde AB geleceğini başka türlü belirleyecek, AB’den çıkma kararı aldığı takdirde ise kartlar yeniden dağıtılacak, belki AB kendini yenileyen bir yapısal değişikliği gündemine alacak, bu da ileriye dönük olarak AB’ye yeni üyelerin katılımlarıyla ilgili bir takım yenilikler, değişiklikler getirebilecek. Bizi de ilgilendiriyor yani...

Başbakan Cameron’un 23 Haziran tarihinde referandum yapılacağını açıklamasıyla birlikte ülkede kıyamet koptu. Şimdiden referandum kampanyası başladı. Bir yanda ülkenin AB içinde kalmasını savunanlar, diğer yanda AB’den ayrılmayı savunanlar. Ancak bu birbirine karşı görüşler hükümet ile muhalefet arasında değil. Muhalefetteki İşçi Partisi AB’de kalma yanlısı. İktidarda bulunan Muhafazakar Parti ise kendi içinde bölünmüş durumda. Sadece parti mi? Hükümet üyeleri de birbirlerinden farklı düşünceler içinde. Muhafazakar Parti’nin 155 milletvekili AB’de kalmayı, 129 milletvekili ise AB’den çıkmayı savunuyor. Hükümette yer alan 23 Bakan AB üyeliğini, 7 Bakan ise ayrılmayı savunuyor. Bu tartışmaların en renkli siması da Londra Belediye Başkanı Boris Johnson. Başbakan Cameron’ın ülkesi için yeterince iyi bir mutabakat elde edemediğini ileri süren Johnson, referandumda AB’den ayrılma yönünde bir karar alınması halinde AB’nin Birleşik Krallık’a yeni öneriler yapabileceğini, böylelikle bugün sağlanandan daha iyi bir mutabakat elde edilebileceğini söylüyor.

İlginç olan, herkes kendi görüşünü kamuya açık olarak dile getiriyor, gerekçelerini açıklıyor, neden AB’de kalmayı ya da ayrılmayı savunduğunu halkın iyice anlayabilmesi için yazılı ve görsel basından da yararlanmak suretiyle gerçek bir demokrasi örneği vererek, açık sivil toplum anlayışını hayata geçiriyor ve ifade özgürlüğünü sonuna dek kullanıyor. AB’den çıkmayı savunan milletvekilleri parti disiplin kuruluna falan sevk edilmiyorlar. Aynı şekilde, bunu savunan hükümet üyesi bakanlar da Başbakan tarafından azledilmiyorlar, istifaları istenmiyor. Öyle ki, Dışişleri Bakanı Philip Hammond AB ile müzakereler hakkında hazırlanan gizli belgeleri AB karşıtı olan Bakanların görmesinin engellenmesini öneriyor, ama bu dahi bir karar haline getirilemiyor zira bunun hukuki olmayacağı belirtiliyor.

Başbakan Cameron kabine üyelerine gönderdiği bir mektupla “angajman kuralları”nı açıkladı. Hükümet üyesi olmanın gerektirdiği “ortak sorumluluk” sadece AB referandumu ile ilgili olan durumlarda askıya alınabilecek. Yani AB karşıtı bakanlar AB ile olan günlük ilişkilerde, AB üyesi ülkelerle ilişkilerde, parlamentoda AB ile ilgili müzakerelerde ya da oylamalarda hükümet üyesi olmanın gerektirdiği ortak sorumluluğu ve parti disiplinini bozmayan bir davranış içinde olacaklar.

Cameron bakanlarına şu hususu da net olarak bildirmiş: AB karşıtı olan bakanların bakanlıklarındaki bürokratlar da hükümetin politikası doğrultusunda davranacaklar ve AB üyeliğine halel getirecek bir çalışma içinde olamayacaklar. Diğer bir deyişle, ilgili bakan AB üyeliğine karşı bir belge, konuşma notu, bilgi notu, değerlendirme hazırlamak isterse bunu Bakanlık bürokratlarından isteyemeyecek. Bu tür hazırlıklar sadece özel danışmanlar tarafından yerine getirilebilecek, üstelik onlar da bu çalışmalarını mesai saatleri dışında yapacaklar.

Birleşik Krallık’ta AB üyeliği 23 Haziran’a kadar çok tartışılacağa benzer. Hükümetteki bakanlardan üyeliğe karşı olanlar ancak seçim bölgelerinde kampanya yapabilecekler. Başbakan’ın çizdiği parametrelerin kendilerini kısıtladığını düşünen bakanlardan belki de istifa edenler olabilecek. Dolayısıyla pek de kolay olmayan bir süreç yaşanacak.

Ne iş? Demokrasinin bu kadarı da fazla. Böyle bir durumla başa çıkabilmek için başka ileri demokrasilerde çok daha kolay yöntemler olabilir. Örneğin hem karşı görüşteki milletvekilleri, hem bakanlar partiden, hükümetten, hatta dokunulmazlıkları kaldırılarak parlamentodan dahi atılabilirler. O zaman işler çok daha kolay olmaz mı? Halk da “demokrasi tıkırında” diyerek sevinmez mi? Bakalım Birleşik Krallık’taki bu gelişmelerin sonu nereye varacak, göreceğiz.