Rusya ile konuşmayı becerebilmek gerekir

Türkiye, Rusya'nın realpolitik esasına dayalı bir dış politika uygulamakta olduğunu kabul etmeli, bu anlayışın iki ülkenin çok taraflı ortamlarda nasıl yararlı bir eşgüdüme dönüştürülebileceğini anlamaya, anladıktan sonra da içselleştirmeye çalışmalıdır

2015’te Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin 95. yılını kutluyoruz. 1920 yılında başlayan ve Rusya ile Türkiye’nin heyetler arasındaki görüşmeleriyle gelişen süreç 16 Mart 1921 tarihinde Rusya hükümeti ile TBMM hükümeti arasında imzalanan “Moskova Antlaşması” ile taçlanmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, biri çarlık diğeri imparatorluk ardılı iki ülkenin kuruluşları aşağı yukarı aynı yıllara rastladığı için, bu arka plana adeta “kader birliği” şeklinde bakmak da mümkündür. Geride kalan 95 yıllık süre zarfında Avrupa’nın geçirdiği iki büyük dünya savaşı, NATO ile Varşova Paktı arasındaki kutuplaşma, soğuk savaş, Sovyetler Birliği’nin yıkılması gibi çeşitli badireler geçiren Türkiye-Rusya ilişkileri 1980’li yılların sonundan itibaren Türkiye’nin Rusya’dan doğal gaz ithalatına dayalı ticari ve ekonomik ilişkilerin yoğunlaşmasıyla belli bir düzene ve karşılıklı anlayışa kavuşmuştur. Rusya Türkiye’nin en başta gelen ticari ortaklarındandır. Türk müteahhitlerinin en yoğun yatırım ve iş yaptıkları ülkedir. Türkiye’ye gelen turistler sıralamasında Rusya vatandaşları daima ilk sıraları almaktadırlar. Türkiye ile Rusya’nın realpolitik esasına dayalı olarak gelişen güçlü ortaklık ilişkileri mevcuttur.

Ancak özellikle son zamanlarda yapıldığı gibi Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkileri sadece enerji, ekonomi ve ticari iş ilişkileri odaklı bir işbirliği platformuna indirgemek doğru olmaz. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Rusya arasında yakın danışma içinde bulunulmasını gerektiren önemli ve geniş bir siyasi coğrafya mevcuttur.  Her iki ülkenin imparatorluk geçmişleri üzerine dayalı tarihi arka plan bu danışmayı bir bakıma zorunlu kılmaktadır. Bu şekilde karşılıklı saygı ve anlayışa dayalı olarak geliştirilen ortaklık ilişkileri “Rusya sıcak denizlere inmek istiyor” şeklindeki ilkokul düzeyli dış politika anlayışının da olgunlaşarak gerçekçi bir temele oturmasına yardımcı olur.

Rusya ile Türkiye arasında son zamanlarda bölgesel konularla ilgili görüş farklılıkları artmaya başlamıştır. Şu sıralarda gerek dışişleri bakanları, gerek cumhurbaşkanı/devlet Başkanı düzeyinde yapılan ziyaret ve görüşmelerde de  genel olarak “görüş farklılıklarımız olduğu hakkında mutabık kalma” oyununu oynamaktayız. Tabii en başta Suriye sorunu geliyor. Rusya, başından beri çok eskiye dayalı ortaklık ilişkilerinden hareketle Suriye’de Esad rejimine destek veregelen bir politika izlemekte. Türkiye için, Suriye sorunu bağlamında Rusya ile arasındaki en temel farkı da bu politika oluşturmakta. Son haftalarda durum daha da farklı bir boyut kazandı. Tüm dünyanın üzerinde mutabık kaldığı ve Suriye’de asıl hedefin IŞİD ile mücadele olması gerektiği görüşü üzerine kurgulanan senaryo Rusya ile ABD’yi Suriye bağlamında birbirine daha yakın bir yaklaşım içine sokarken, Türkiye sürdürdüğü Esad aleyhtarı politikasıyla kimseyi IŞİD ile samimi bir mücadele içinde olduğuna inandıramıyor. Rusya ile konuşurken “neden Esad’ın daha büyük bir düşman olduğu” üzerine oturtulan tezlerimize dayandırdığımız iman dolu politikamız da sadece nezaket olsun diye dinleniyor. Bu konuda ısrarın fayda etmediği ve bir sonuç getiremeyeceği anlaşılmadıkça, bölge politikalarında Rusya ve İran doğal olarak Türkiye’den daha gerçekçi bir ortak olarak algılanmaya ve daha çok muhatap alınmaya başlanıyorlar. Rusya’nın Ukrayna konusunda, İran’ın körfez konusunda uluslararası toplumun tasvip etmediği dış politika uygulamaları ve davranışları olmasına rağmen...

Peki, Türkiye ile Rusya’nın birçok uluslararası sorunla ilgili olarak birbirine yakın politikalar oluşturmalarını sağlayabilecek bir eşgüdüm geliştirmeleri mümkün değil midir? Pekala mümkündür. Herşeyden önce, Rusya’nın köklü ve kendi açısından tutarlı bir Güney Kafkasya politikası vardır. Oysa Türkiye’nin  Ermenistan ile ilişkileri normalleşemedikçe, bir Güney Kafkasya politikası oluşturabilmesi zordur. Bununla beraber, Rusya’nın ve Türkiye’nin Kafkasya’da istikrar ve işbirliği odaklı bir platformda buluşmaları, bu buluşmadan bazı ortak ilke ve prensiplere dayalı bir zemin sağlamaları, bu zemin üzerinden de Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın da içinde yer alabilecekleri çok taraflı diyalog ortamını kurgulamaları mümkündür. Esasen bunu yapabilecek yegane iki ülke de Türkiye ile Rusya’dır. Değişen dengeler Türkiye’nin sahip olduğu bu avantajı bir süre sonra İran lehine değiştirebilir. Zira İran, hem Azerbaycan hem Ermenistan ile normal ilişkiler sürdürebildiği için bölgede daha dengeli yaklaşımlar içinde olan bir aktör olarak algılanmaktadır. Türkiye, 2008 yılında ortaya attığı Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu fikrini Rusya ile mevcut enerji, ekonomi, ticaret, iş ilişkileri ve altyapı projeleri üzerinden kapsamlı bir bölgesel stratejiye dönüştürebilmenin yollarını aramalı, bu konuda Rusya ile danışmalarını artırmalıdır.

Rusya ile Türkiye Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (KEİÖ) de başlıca iki önemli üyesi olup bu kuruluşun ileriye dönük planlama, strateji ve işbirliği projelerinde yine kendi birikimlerinden sinerji yaratabilecek olanaklara sahiplerdir. Bu sinerji sadece Karadeniz bölgesinde ve KEİÖ bağlamında değil, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın aynı örgütün üyeleri olmaları nedeniyle, Güney Kafkasya’da da daha olumlu bir çok taraflı işbirliği ortamının gelişmesine zemin hazırlayabilecektir.

Rusya ile konuşurken sadece ikili ilişkiler, uluslararası meseleler hakkında karşılıklı görüş alış-verişleri ve bu meseleler hakkında tarafların kendi politikalarını birbirlerine anlatmalarına dayalı bir yaklaşımın cazip tarafı yoktur. Türkiye, Rusya’nın realpolitik esasına dayalı bir dış politika uygulamakta olduğunu kabul etmeli, bu anlayışın iki ülkenin çok taraflı ortamlarda nasıl yararlı bir eşgüdüme dönüştürülebileceğini anlamaya, anladıktan sonra da içselleştirmeye çalışmalıdır. Gerek Güney Kafkasya’da, gerek Karadeniz’de bunu sağlayabilecek altyapı mekanizmaları mevcuttur. Bu mekanizmalardan yararlanıldığı takdirde karşılıklı güven artacak, görüş farklılıkları olsa da, ortak hareket alanları bu görüş farklılıklarının asgariye inmesine olanak sağlayacaktır.

95 yıl geride kaldı. Yüzüncü yılına doğru ilerlerken, Türkiye-Rusya ilişkilerinde bu anlayışa dayalı bir dönüşüm Türkiye’nin bölgesindeki saygınlığını artıracak bir gelişme olacaktır.