'Şamgen' çoktan çökmüştü, sıra geldi Schengen'e

"Onların Schengen'i varsa biz de Şamgen'i kurarız" sloganıyla ortaya çıkan ve Türkiye, Irak, Suriye, İran arasında bir tür vize muafiyeti ve serbest dolaşım anlamına gelebilecek sistem, Suriye kriziyle çöktü.

Avrupa artık mülteciler krizi ile başedemiyor. Almanya’nın önce yıllara yayılan  geniş bir süre içinde yaklaşık 800.000 mülteciyi kabul edeceğine dair açıklama yapması, ancak ardından Schengen Anlaşması’nın sağladığı serbest dolaşım uygulamasını askıya aldığını duyurması Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu çıkmazı en çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

Kısaca hatırlamak gerekirse, Schengen anlaşması 14 Haziran 1985 tarihinde Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un kendi aralarındaki sınırlardan geçişlere ilişkin kontrolü kaldırma kararını alarak imzaladıkları bir serbest dolaşım mutabakatıydı. Anlaşma Lüksemburg’un Schengen isimli küçük bir köyünde imzalandığı için de adı bu köy ile anılıyordu. Zaman içinde bu uygulama genişledi, Avrupa Birliği büyüdükçe ve üye ülkelerin sayısı arttıkça, bu uygulamaya katılan birlik üyesi ülkelerin de sayısı arttı.

Anlaşmaya taraf olmayan AB üyeleri de var. Örneğin Birleşik Krallık ve İrlanda Schengen uygulamalarına taraf değil. Kıbrıs, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler de henüz üye olmadılar. Öte yandan, AB üyesi olmadıkları halde, Norveç ve İzlanda  Schengen uygulamalarını kabul eden ülkeler arasında bulunuyor. Schengen düzeni sadece kara sınırlarını kapsamakla kalmıyor, hava ve deniz ulaşımıyla uygulamaya katılan ülkeler arasındaki sınır geçişlerinde de aynı serbestiyi sağlıyor. Schengen’e dahil ülkeler arasında tren yolculuğu dahil  karadan yapılan seyahatlerde sınır geçişleri sırasında herhangi bir pasaport ve gümrük kontrolü yapılmaması Avrupa’nın kendi içinde sınırları kaldırdığı anlamına geliyordu. Bu da Avrupa Birliği’nin bütünleşmesine ilişkin önemli işaretlerden biri olarak sayılıyordu.

Almanya, son açıklamasıyla tren yolculukları da dahil olmak üzere, karadan yapılan seyahatlerde kendi sınırlarında kontrolleri yeniden başlatma kararı aldığını duyurdu. Bu durumda artık Avrupa’ya Schengen vizesi alarak giden tüm yolcular Almanya’nın kara sınırlarında pasaport kontrolüne tabi olacaklar. Bu durum elbette Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için de geçerli olacak.

Peki Almanya böyle bir kararı alma hakkına sahip miydi? AB uygulamaları, güvenlik açısından bir kriz durumuyla karşı karşıya olunduğunda, istisnai olarak üye ülkelere serbest dolaşımı bu şekilde kontrol altına alabilme hakkı veriyor. Almanya da bu hakkını kullanıyor. Nitekim, AB Komisyonu tarafından Almanya’nın bu kararıyla ilgili olarak yapılan açıklamada da uygulamanın mevcut kurallara uygun olduğu belirtildi. Böylelikle, Almanya’ya son haftalarda artan biçimde yönelen başta Suriye’li olmak üzere çeşitli ülkelerden gelen mültecilerin düzensiz ve yoğun gruplar halinde girişiyle karşılaşılan baskı bir ölçüde kontrol altına alınmış olacak. Tabii bu önlemin kalıcı bir çözüm olarak görülmesi mümkün değil. Zira Almanya’ya giremeyen mülteciler Avusturya’da kalacaklar, Avusturya onlarla baş edemediği zaman nereden geldilerse oraya geri yollamaya çalışacak, bu da diğer ülkeler üzerindeki baskıyı artıracak. Örneğin Macaristan’ın bu kriz ile başedebilecek bir yeteneğe sahip olmadığı çarpıcı görüntülerle dünyaya çoktan yansıdı. Yakında Almanya’nın aldığı karara benzer kararların Schengen üyesi diğer ülkeler tarafından da alınması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu da Avrupa Birliği’nin en önemli övünç kaynaklarından biri olan Schengen serbest dolaşım uygulamasının şimdilik askıya alınmak suretiyle, belki yakında iyice sorgulanır bir hale gelmesine yol açacaktır. AB, mülteci kriziyle mücadelesi üzerinden serbest dolaşım ile ilgili yeni düzenlemeleri de görüşmeye başlayabilecektir.

Schengen uygulaması Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerinde en önemli şikayetlerinden birini oluşturuyordu. Üye olmayan birçok ülkeye, örneğin Rusya’ya vize kolaylığı/muafiyeti uygulayan AB, Gümrük Birliği üyesi olan ve tam üye olmak için müzakereler yürüten Türkiye’ye karşı bu ayrıcalığı tanımıyor, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamasını sürdürüyordu. Bu da doğal olarak Türkiye’de sıkıntı yaratıyordu. Bu sıkıntının bir sonucu olarak Türkiye birden bire büyük bir yaratıcılıkla “Onların Schengen’i varsa biz de Şamgen’i kurarız” sloganıyla ortaya çıkıverdi. Ses benzerliğinden hareketle “Şamgen” tabiri yaratılmıştı. Tabii ne Avrupa bunun ne anlama geldiğini anlayabildi, ne Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Öngörülen Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında bir tür vize muafiyeti ve serbest dolaşım anlamına gelebilecek bir sisteme işaret ediyordu. Elbette sorunsuz bir coğrafyada böyle bir serbest dolaşımın ekonomik, ticari, sosyal ve siyasi bakımdan önemli bir değişim ve dönüşüm yaratması beklenirdi, ancak bahse konu coğrafya Avrupa’nın Schengen uygulamasına başladığı dönemdeki görüntüsünden çok uzaktı. Nitekim, bu düşünce kısa zamanda sadece Türkiye’ye gelenlere ülkeye vizesiz girebilme hakkı veren bir uygulamaya dönüştü. Türkiye’nin vize muafiyeti tanıdığı ülkelerin sayısı arttıkça Türkiye’ye gelen, bizim “sığınmacı/misafir” diye tanımladığımız, aslında pek ala mülteci olan insanların da sayısının artmasına yol açtı. Suriye krizi büyüdü, Türkiye’ye mülteci akını başedilemez bir düzeye erişti. Şamgen çöktü.

Türkiye, izlediği Suriye politikası, vize muafiyeti rejimi ve mülteci politikasıyla Avrupa’nın başını ağrıtan mülteci krizinin büyümesinde önemli rol oynayan ülkelerden biri haline gelmiştir. Bu durum Avrupa’nın Schengen uygulamalarını zorlayan bir aşamaya geldiyse, bunun Türkiye’ye yararı yerine zararı olacağını düşünmek gerekir. Bugün Schengen uygulamalarının askıya alınmasıyla başlayan bir dizi önlem gelecekte AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşlarına verilecek vizelerin çok daha sıkı bir denetime ve kurallar dizisine tabi olması sonucunu getirebilecek, Avrupa ülkelerinde arttığı iyice belirginleşen yabancı düşmanlığı yeni bir vize rejiminin doğmasına yol açabilecektir. Kaldı ki, ileride Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda, belki de serbest dolaşım hakkında Türkiye’ye farklı koşullar dayatılabilecektir. Bundan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının etkilenmemesi düşünülemez. Dolayısıyla, Türkiye şayet izlediği mülteci politikasıyla Avrupa’nın politikalarını dolaylı yoldan etkilemeye ve baskı yaratmaya çalışan bir davranış içinde idiyse, bunun sonuçları en çok Türkiye’nin başını ağrıtacaktır. Tüm bunların önüne geçilebilmesinin en sağlıklı yolu ise, bu konuları AB ile şeffaf, tutarlı ve uyumlu bir disiplin içinde tartışmaktır. Bu yapılmadıkça, mülteci krizi kapsamında olmasalar bile, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da Avrupa’nın oluşmaya başlayan yeni uygulamalarından olumsuz etkileneceklerdir.