'Suriye savaşları' ve Türkiye'nin değişen 'taktikleri'

Türkiye Kürtleri kucaklanmadıkça, "yurtta barış" için atılması gereken adımlar iç siyasi hesaplara kurban edildikçe, çözüm süreci ötelendikçe, "komşuda barış"ı sağlamak daha da güçleşecek

Suriye’de 2011 yılında demokratik halk ayaklanmasının başlamasından beri Türkiye bu ülkedeki sorunun Esad ve onun rejiminden kaynaklandığını savunmuş, Suriye’nin huzura kavuşmasının yegane yolunun bu rejimin ve Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması olduğunu ileri sürmüştür. Türkiye’nin bu savı,  toplumlar ne kadar totaliter diktatörlük rejimleri ve onların liderlerinin sultası altında inlerlerse inlesinler, bunların değiştirilmesi için uluslararası toplum tarafından dışarıdan kuvvet kullanılarak yapılan müdahaleler döneminin geride kalmaya başladığı ve başvurulan yöntemin dönüştüğü bir sırada ortaya atılmıştır. Başta ABD olmak üzere, önde gelen devletler artık rejim değişikliği için yapılabilecek müdahaleleri kuvvet kullanma yoluyla değil, uzun vadeli yumuşak güç uygulamasıyla gerçekleştirme yanlısıdırlar. Suriye’de Türkiye’nin uluslararası toplumla arasındaki temel farklılık da son dört yıldır bu nedenle oluşmuştur.

Suriye’ye Türkiye’nin beklediği türden bir dış müdahalenin gerçekleşmemesi sorunu başka bir boyuta taşımıştır. Dünya bugün nerede uygun bir ortam ve boşluk bulursa oraya yönelen, “islam adına” savaştığını ileri süren, hızlı intikal gücüne sahip, gönül bağı ya da başka türlü vaat, teşvik ve desteklerle çok çabuk taraftar kazanabilen, bunları da hızla eğiterek ya döğüşçü ya da intihar eylemcisine dönüştürebilen bir terör sarmalıyla karşı karşıyadır. Bu bela bugün Suriye’de karşımızda IŞİD olarak yer almaktadır. IŞİD’in Suriye ve Irak topraklarında yeşermesi, zemin kazanması ve kendi “İslam Devleti”ni ilan etmesi işte bu sözü edilen terör sarmalının, şimdilik, vardığı son aşamadır. Dünya artık bu bela ile ciddi biçimde savaşmak zorundadır. Esasen Suriye’de uluslararası toplum da dikkatini, gücünü ve kaynaklarını bu savaşa yöneltmiştir. Zira bu tehdit tüm demokratik ve çağdaş toplumların karşı karşıya bulundukları ortak tehlike haline dönüşmüş, her ülkeden ve her toplumdan devşirdiği gençleri kendine kazandırmaya, ancak zaman içinde bu savaşçıların ülkelerine geri dönerek oralarda da birer terör odağı haline gelebilmelerine fırsat yaratan bir niteliğe bürünmüştür.

Bu tür bir düşmanla sürdürülen mücadele “asimetrik savaş”tır. Irak ve Afganistan örnekleri de göstermiştir ki, bu tür savaşlar sahayı iyi bilen ve tanıyan gerillalara karşı sadece kara savaşlarıyla kazanılamıyor. Kuvvetli bir hava harekatına ve bölgede karadan operasyon yapılacaksa ona katılan yerel güçleri (artık hiçbir ülke kendi askerlerini tehlikeye atmak istemiyor) havadan korumak ve desteklemek için örülecek bir şemsiyeye ihtiyaç var. ABD bu desteği başından beri ancak İncirlik ve Türkiye’deki diğer hava alanlarından kalkacak uçaklarla sağlayabileceğini biliyor, Türkiye’nin de bu konudaki mutabakatını arıyordu. Bu mutabakat nihayet sağlanmıştır.

Suriye’de birden fazla savaş var. Rejim güçleriyle muhalifler birbirleriyle  savaşıyor. ABD, başını çektiği koalisyon ve yerel müttefikleriyle birlikte IŞİD ile savaşıyor. ABD’nin yerel müttefikleri derken, başta PYD/YPG geliyor. Bunu ABD resmi kaynakları bir çok kez tekrarladı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby “Türkiye’deki hava alanlarının kullanılmasının YPG’ye verilecek hava desteğinin daha etkin olmasına yarayacağını” söyledi. Hemen bir düzeltme gereği hissedildi ve Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü “YPG’ye desteğin ABD ile İncirlik konusunda varılan mutabakatın unsurları arasında yer almadığı”nı belirtti. Ancak bunun akabinde bu defa ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Mark Toner “Koalisyon desteğinin Suriye’li Kürtleri olduğu gibi Suriye’li Arapları da kapsadığını ve Türkiye’nin PKK hedeflerini bombalamasının ABD’nin PYD ile ilişkilerinde bir karışıklığa yol açmadığını” kaydetti. Derken Başkan Obama da Türkiye ile varılan mutabakatın temel hedefinin “IŞİD ile mücadele” olduğunu yeniden hatırlattı.

Türkiye ile ABD arasında, en azından PYD’nin IŞİD’e karşı sürdürülen savaşta bir “müttefik” olarak algılanması konusunda görüş farklılığı var. Türkiye IŞİD’e karşı savaşta Özgür Suriye Ordusu ve kim olduğu belirsiz “ılımlı güçler”i müttefik olarak kabul ediyor. “Ilımlı Güçler”in başında da yerel Türkmen unsurların geldiği söyleniyor. Öte yandan, Suriye rejimi de IŞİD’e karşı savaşta PYD ile birlikte hareket ettiğini belirtiyor. ABD ise PYD’ye verdiği destek sırasında sadece IŞİD unsurlarını bombalıyor, Esad rejimi güçlerine karşı herhangi bir müdahalede bulunmuyor. Özet: ABD, IŞİD’e karşı PYD ile birlikte mücadele ederken, Esad rejimi ile ilan edilmemiş bir anlayış dahilinde karşı karşıya gelmiyor, bir tür “üstü kapalı ittifak” sergiliyor.

Peki Türkiye sahada nasıl bir durumda? Özgür Suriye Ordusu ve “ılımlı güçler” ABD ile birlikte sürdürülen “IŞİD’den arındırılmış bölge” operasyonunda müttefik. Ama bu güçlerin tek düşmanı IŞİD değil. Onlar aynı zamanda “Suriye Muhalefeti”ni oluşturuyorlar ve bu bağlamda Esad rejimi ile de savaşmak durumundalar. Öte yandan, PYD ve Esad rejimi birlikte hareket ettiğine göre, Türkiye’nin “müttefik” olarak algıladığı güçler PYD ile aynı saflarda değiller. Rusya ve İran ise Esad rejimine karşı savaşan ve rejimin IŞİD ile mücadelesini zayıflatan her türlü unsura karşı olduklarını dile getiriyorlar. Bu da Rusya ve İran’ın da Türkiye ile aynı frekansı tutturmadığını gösteriyor.

24 Temmuz’da Türkiye IŞİD’e karşı mücadelede ABD ile birlikte hareket edeceğini, İncirlik dahil hava alanlarının bu maksatla kullanılacağını ilan etti ve 2011’den beri ilk kez IŞİD hedeflerini vurdu. O günden sonra ise Türkiye’nin hava harekatı ve diğer aktif operasyonları IŞİD’e değil PKK’ya yöneldi, Türkiye son otuz yıldır bildiği ve alıştığı “terörle mücadele”sine geri döndü. 24 Temmuz bombalamaları hep Türkiye’nin stratejik hedefinde bir değişiklik olduğu ve Suriye’de önceliğinin Esad ve rejiminden IŞİD hedeflerine kaydığı şeklinde yorumlandı. Oysa değişiklik sadece taktik nitelikteydi ve ABD desteğiyle “palazlandığı” düşünülen PYD’nin durdurulmasını amaçlıyordu.

Türkiye’nin “Suriye Savaşları”ndaki önceliği Esad sonrası döneme hazırlıktır. Bu dönemin hakim unsurunun Türkiye’nin desteklediği “muhalifler” olmasına çalışılmaktadır. Esad sonrası Suriye’de ülkenin Kürt unsurlarının olabildiğince zayıf kalması istenmekte, Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin kontrolünde homojen bir bölge oluşmasının engellenmesine çalışılmakta, “IŞİD’den arındırılmış bölge”nin Suriye’li muhalifler tarafından denetlenen bir alan olması için uğraş verilmektedir. PYD’ye karşı uygulanan “ötekileştirme” olanca hızıyla devam etmekte, bir yandan PKK üzerine operasyon düzenlenerek PYD’ye dolaylı göz dağı verilmekte, bir yandan da Türkiye’nin iç kamuoyuna karşı bir algı operasyonu sürdürülmektedir. Bu algı operasyonunun olası bir erken seçimi hedeflediği konusunda hemfikir olmayan tek bir kişi dahi yok. Yazık! Zira Türkiye Kürtleri kucaklanmadıkça, “yurtta barış” için atılması gereken adımlar iç siyasi hesaplara kurban edildikçe, çözüm süreci ötelendikçe, “komşuda barış”ı sağlamak daha da güçleşecektir. “Dünya’da barış” da komşudan başlar.