Suriye'de Türkiye'nin politikası neden değiş(e)mez?

Suriye'de muhalefetin ne düşündüğünü Türkiye belirler. Yanılmayalım, Esad'lı bir geçiş dönemi Türkiye'nin, yani Suriye'deki muhalefetin, kabul edebileceği bir durum değildir. Dolayısıyla Türkiye'nin Suriye'de izlediği düşünülen "politika"nın değişmesi de söz konusu değildir. Peki neden?

Geçtiğimiz hafta içinde “Türkiye’nin Suriye politikası” (?) önemli bir dalgalanma geçirdi. Başından beri Suriye’deki temel sorunun Esad olduğunu ve Esad gitmedikçe Suriye’de kalıcı barışın sağlanamayacağını savunan Türkiye’nin bu yaklaşımını değiştirdiği sanıldı. Türkiye Suriye’nin geleceğini yapılandırmak için öngörülen geçiş sürecinde dahi Esad ile birlikte hareket edilmesini kabul etmiyordu. Bu nedenle Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmesinden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamada kullandığı “... Burada Esed’siz bu sürecin olması veya geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme gibi bir şey olabilir ama asıl olması gereken muhalefetin...” şeklindeki ifade Türkiye’de geniş yankı uyandırdı. Acaba Türkiye geçiş sürecinde Esad ile birlikte hareket edilmesine olan itirazından vaz mı geçiyordu? Yankılar ve yorumlar buna işaret eden biçimde çoğalınca bu defa düzeltme geldi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan “...Benim Suriye politikası ile Türkiye’nin yaklaşımı, başbakanlığım döneminden itibaren neyse, bugün de aynıdır...” diyerek tartışmaya noktayı koydu. Dikkatlerden kaçan ilk açıklamanın yarım kalan “...muhalefetin (ne düşündüğü)...” kısmıydı.

Suriye’de muhalefetin ne düşündüğünü Türkiye belirler. Yanılmayalım, Esad’lı bir geçiş dönemi Türkiye’nin (yani Suriye’deki muhalefetin) kabul edebileceği bir durum değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye’de izlediği düşünülen “politika”nın değişmesi de söz konusu değildir.

Peki neden değiş(e)mez? Bu sorunun yanıtını Türkiye’de son onüç yıldır iktidarda olan dış politika anlayışında aramak gerekir. Bu anlayış yine son onüç yıldır Türkiye’nin dış politikasında ağırlıklı odak noktası haline gelen Ortadoğu platformunda kendini çok açık bir şekilde gösterir. Türkiye’nin Ortadoğu’da izlediği dengeli ve taraf tutmayan, sorunların çözümüne yönelik arayışlarda ilgili tüm aktörlere eşit mesafede durarak tümüyle diyalog içinde olmaya gayret gösteren tutumu 2002 yılından itibaren Türkiye’nin dış politikasına safha safha  egemen olan yeni düşünce ile değiştirilmiştir. 2002 öncesinde izlenen tarafsızlık politikasının bölge ülkelerinin gözünde Türkiye hakkında farklı bir algı yarattığı, bu algıya göre Türkiye’nin sömürge ülkelerinin stratejik ortağı olarak görüldüğü,  Türkiye’nin “küresel bir gücün ya da bloğun bölgedeki uzantısı haline geldiği” iddiasına dayalı bu yeni düşünce bugün Türkiye’nin dış politika uygulamalarındaki  kurumsal (kuramsal değil) Stratejik Derinlik etkisinden başka bir şey değildir. Bu arka plan üzerine dayanan dış politika uygulamasında NATO ve ABD ile olan ilişkiler, “Ortadoğu’da kötü imaj yaratır” zehabı ile olabildiğince mesafeli biçimde sürdürülmeye başlanmıştır. Bunun sonucu da “tarafsızlık” ilkesinin “taraf tutmak” ile değiştirilmesi olmuştur.

Türkiye’de son onüç yıldır hakim olan yeni dış politika anlayışının ikinci özelliği müslüman dayanışmasıdır. Batı’dan kendini olabildiğince soyutlamaya çalışan bir anlayışın başka bir dayanak noktası bulabilmesi zaten oldukça zor olurdu. Bununla beraber mevcut iktidarın genel dünya görüşü de dış politikadaki bu değişime yardımcı oldu. Burada maksat Türkiye’nin sadece islam aleminde değil, coğrafi stratejik konumundan yararlanmak suretiyle müslüman dayanışması üzerinden küresel planda da önemli bir aktör haline getirilmesiydi. Bu nedenle tüm dünya sathında artan biçimde müslüman dayanışmasına dayalı bir dış politika uygulaması hayata geçirilmeye çalışıldı. Bu tabii ki genel olarak dış politikada ağırlıklı bir etkisi olan realist uygulamalarla zıtlık oluşturmaktadır. Dış politikayı romantik, ideolojik ve belli bir dünya görüşüne dayalı parametreler içine sıkıştırarak tanımlamak ve uygulamalarını da bu parametrelere dayanarak sürdürmek masalsı bir durum yaratır. İşte Türkiye bugün dış politikada kendi yarattığı bu masalsı durumun içinden nasıl çıkabileceği arayışıyla kıvranmaktadır.

Türkiye’nin bu durumun içinden çıkması mümkündür ama kolay değildir. Her şeyden önce, iktidardaki dış politika anlayışının değişmesi gerekir. Türkiye halkının çoğunluğu müslümandır. Ortadoğu bölgesi de yoğun olarak müslüman halkların yaşadığı bir coğrafyadır. Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgenin halklarıyla başta din üzerinden oluşan bir yakınlığı vardır. Bu yakınlık tutkulu bir amaç halinde değil de realist bir dış politika uygulamasında akılcı bir araç olarak kullanılırsa daha işlevsel bir konuma kavuşur. Böyle bir uygulama bölgede dine, mezhebe, etnik ve milli unsurlara dayalı bir taraf tutma politikası yerine tüm bu kavramları aşan, eşitlikçi, demokratik, tüm aktörlerle diyalog içinde olmayı becerebilen seküler bir anlayışla mümkündür.

Dış politika anlayışında değişmesi gereken diğer unsur da, dünya üzerindeki Büyük Güçler ile birlikte hareket etmenin akıllara zarar bir durum olmadığına inanmak ve bu birlikteliği yine akılcı yöntemlerle kullanabilme becerisini gösterebilmek olmalıdır. Türkiye’nin stratejik konumu en önemli özelliklerinden biridir. Soğuk savaş ertesinde Türkiye’nin bu özelliğini kaybettiği korkusu uzun zaman akademik çalışmalara konu olmuş ve Türkiye’nin coğrafyasının dikte ettiği “stratejik önem”in başta ABD olmak üzere müttefiklere nasıl anlatılabileceğini bulmak için büyük gayret gösterilmişti. Oysa Ortadoğu’daki gelişmeler  kısa zamanda Türkiye’nin kaybettiğini zannettiği stratejik öneminin hiç ortadan kalkmadığını, görülebilir bir gelecekte de ortadan kalkmayacağını gösterdi. Ne var ki, Türkiye bu stratejik önemini güçlendirebilmeyi beceremiyor, konumunu önemseyen Büyük Güçler ile birlikte hareket edebilmeyi kendine yakıştıramıyor.

Henri Barkey Türkiye’nin Büyük Güçler ile ilişkilerini irdelediği bir yazısında “stratejik konum”un bir ülkenin başka ülkeler gözünde önem kazanmasına yol açtığı gibi bu konuma sahip olan ülkeye belli kırılganlıklar, zaafiyetler de  getirebildiğini belirtir. (Henri Barkey, Turkey and the Great Powers) Aynı şekilde, stratejik konuma sahip ülkelerin bu konumlarıyla “stratejik rant” toplama fırsatına da sahip olduklarını vurgular. Ardından Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri bu “stratejik rant”tan son derece etkin biçimde yararlandığını anlatır. Bununla birlikte, normal koşullarda böylesine önemli bir avantaja sahip olan Türkiye’nin çok farklı bir aktör olabileceği yerde kendi yakın çevresi dışında gözle görülür bir etkinlik oluşturamadığını belirterek “stratejik rant”ını iyi değerlendiremediğine değinir.

Türkiye hala stratejik rantını değerlendiremiyor. Türkiye’nin bugün dış politika uygulamalarında yaşadığı tutulmayı “iktidarın bekası” hastalığı ile açıklamak uygun olur. Dış politikadaki uygulamaların değişmesi Türkiye’deki mevcut iktidarın da kendini inkarı ve bir bakıma sonu anlamına gelecektir. Bu nedenle dış politikada, Ortadoğu politakalarında, hele hele Suriye’de izlenen politikalarda bir değişiklik beklememek gerekir. Dış politikanın değişebilmesi için iktidarın değişmesi beklenmelidir.