Suruç'tan Ankara'ya... Neden?

Türkiye'nin böyle bir sorunla karşı karşıya kalmasının en önemli sebebi de Suriye krizinin başlamasından itibaren izlenen yanlış ve taraf tutan politikalardır.

10 Ekim 2015 Ankara Katliamı Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihinde yaşadığı en büyük, en kanlı, en haincesine planlanmış terör saldırısıdır. Bu saldırının ve sonucundaki ölümlerin Türkiye’de geçmişte yaşanan diğer kanlı olaylarla kıyaslanmasına gerek yoktur. Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı durum yeni bir süreçtir. Ankara Katliamı sistemli bir tırmandırılışın vardığı son noktadır. Bundan sonrası artık Türkiye’de güvenli yaşam olanağının ciddi olarak sorgulanmaya başlayacağı bir dönemdir. Bu da yurdumuzun karanlık, derin ve şimdilik çıkış yolu görünmeyen bir kuyunun içine doğru hızla düşürülmekte olduğu anlamına gelmektedir.

Ankara Katliamı’nın perde gerisini incelerken ve çıkarılacak sonuçları düşünürken bazı konuları dikkatle yeniden değerlendirmek gerekir. Birinci olarak akla gelen 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı’da düzenlenen ve 52 kişinin hayatını kaybettiği saldırıdır. Reyhanlı saldırısıyla birlikte artık uluslararası terör Türkiye’ye “geliyorum” diyordu. Suriye’deki karanlık ve dipsiz kuyudan Türkiye’ye doğru sarkmış, sınırlarımızdan içeri girmiş ve Türkiye’nin hiç alışık olmadığı yeni bir süreç başlamıştı. PKK terör örgütü ile yıllarca mücadele eden bir ülke olarak Türkiye’nin terör saldırılarından muzdarip olmadığını, terörle mücadele konusunda da deneyimsiz olduğunu ileri sürmek elbette mümkün değildi. Üstelik Türkiye daha önce 2003 yılında El-Kaide gibi bir uluslararası terör örgütünün de hedefi olmuştu. Ancak El-Kaide’nin saldırısı farklıydı, zira o saldırı 11 Eylül ile başlayan bir tırmanışın İspanya ve İngiltere gibi ayakları da olan, daha çok Batı unsurlarını hedefleyen, mekan olarak da bu batı hedefleriyle yakın olduğu düşünülen ülkelerin önemli kentlerini seçen bir sürecin parçasıydı. Reyhanlı saldırısı ise Türkiye’nin doğrudan doğruya uluslararası terörün en vahşice saldırılarını yönelttiği bir hedef haline geldiğini gösteriyordu. Hedef Türkiye halkıydı ve artık Türkiye için yeni bir süreç başlıyordu. Bu dönüşüm doğal olarak güvenlik ve istihbarat konularında her zamankinden farklı, çok  daha duyarlı ve özenli davranılması gereken karmaşık bir döneme girilmekte olduğuna da işaret ediyordu. Reyhanlı ile birlikte başlayan bu yeni sürecin dinamiklerini iyi okumak, Türkiye’ye giren milyonlarca mültecinin hangi unsurlardan oluştuğunu, oluşabileceğini, Türkiye için ne gibi riskleri de içinde barındırabileceğini belirlemek ülkenin güvenlik ve istihbarat birimlerinin başlıca görevi olmalıydı. Olsaydı Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamları yaşanmayabilirdi. Yaşandıysa, bu durumun önemli bir güvenlik ve istihbarat eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek, devletinin kendini koruma yükümlülüğü olduğuna  inanan, güvenen ve yaşam güvencesini bu inanca dayandıran her yurttaşın hakkıdır. Ankara Katliamı’yla bu güven ve güvence ciddi olarak zedelenmiştir.

İkinci olarak dikkati çeken Suruç ve Ankara katliamlarının benzerliği, hedef kitlesi, yarattığı yıkım, dolayısıyla bu yıkımdan umulan sonuçtur. Her iki saldırı da Türkiye halkının bütünlüğünü bozmaya çalışan ve ötekileştirme söylemleriyle öne çıkan sinsi bir planın hedef belirleyerek karşısına aldığı demokrasi ve barış ülküsüyle hareket eden insanlara yöneltilmiştir. O zaman sorulması gereken soru şudur: Türkiye halkının farklı etnik, milli, mezhebi ve dini unsurlardan meydana gelen bir yapısı olduğunu kabul etmeyen, bu güçlü zenginlikten rahatsızlık duyan, bir takım hesaplarını da bu zenginliği bozarak yaratabileceği huzursuzluğa dayandıran bir zihniyet mi Türkiye’ye bu katliamları reva görmektedir? Eğer öyleyse, böylesine keskinleşen bir toplumsal kutuplaşma bu toprakları yurt olarak benimseyen bunca insanın çağlar boyu birlikte yaşamışlığının daha fazla sürdürülebilir olabilmesine nasıl olanak tanıyacaktır?

Üçüncü olarak dikkat edilmesi gereken nokta ise Türkiye’nin yanı başındaki Suriye’nin içinde bulunduğu durumdur. Bu ülke topraklarının tamamı üzerinde hakimiyet kurabilmiş bir güç yoktur. Suriye farklı bölgeleri farklı gruplar tarafından kontrol altında tutulan, yönetilen ve bu farklı unsurların birbirleriyle savaşlarını sürdürdükleri bir kaos ortamı içerisindedir. Suriye’nin bu durumu ister istemez komşusu Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. Türkiye Suriye’de bu kaotik ortam içinde varlığını sürdürmeye çabalayan her unsurun rahatlıkla geri çekilebildiği, sığınabildiği ve zamanı geldiğinde tekrar Suriye topraklarına dönerek kendi hedeflerinin takibini sürdürdüğü bir ülke haline dönüştürülmektedir. Bu da elbette bu unsurların Türkiye içinde de kolaylıkla hareket edebildikleri bir durum yaratmaktadır.

Terör bu gibi ortamları sever. Eli silahlı gruplar, kendilerine terörist örgüt densin denmesin, çeşitli menfaat birliktelikleri içinde taşeronluk yapabilirler, birbirlerine destek verebilirler, hatta kullanılabilirler. Geçmişte bazı ülkelerdeki devlet güçlerinin de bu tür ortamlardan yararlanarak silahlı unsurları kullandıkları, onlara taşeronluk yaptırdıkları görülmüştür. Terörizmin uluslararasılaşması da zaten budur. Böyle bir ortamda terörle mücadele etmek zordur zira kimin kime güvenebileceği de belli değildir. Türkiye’nin böyle bir sorunla karşı karşıya kalmasının en önemli sebebi de Suriye krizinin başlamasından itibaren izlenen yanlış ve taraf tutan politikalardır. Türkiye izlediği yanlış politikalarla sadece Suriye krizini kendi toprakları içine ithal etmekle kalmamış, aynı zamanda kendi topraklarını uluslararası terörizmin de cirit atabileceği bir alan haline dönüştürmüştür. Türkiye’nin kendi birliğini ve bütünlüğünü tehdit eden bir niteliğe bürünen bu dehşet dalgasıyla mücadele ederken artık empati, sempati, siyasi ve/veya ideolojik yakınlık üzerinden oluşturulan parametrelerin dışına çıkmak, sadece ve sadece Türkiye’nin ve onun halkının bütünlüğünün ve geleceğinin güvencesi için hareket etmek gerekir. Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi gibi görmek suretiyle Irak ve Suriye’de hergün benzeri terör olaylarında yüzlerce insanın canını kaybettiğini söyleyerek Ankara Katliamı’nın dehşetini adeta küçültmeye çalışmak, bu tür terör olaylarının gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde de olduğunu ileri sürerek o olayları örnek göstermek ve Türkiye’de bunların olmasını neredeyse doğallaştırmaya yeltenmek, mevcut siyasi ortamda muhalefetin her hareketinin bu tür terör olaylarının yaşanmasına zemin oluşturduğunu ileri sürmek, seçim hükümetine katılmayan muhalefet partilerini terörle mücadeleye katılmamakla itham etmek, 7 Haziran seçimlerinin farklı sonuçlanması halinde bu tür olayların yaşanmamış olabileceği anlamına gelebilecek serzenişlerde bulunmak Türkiye insanına değer vermemekle eş anlamlıdır. Türkiye halkı barış, huzur, demokrasi, temel insan hakları ve özgürlüklerine dayalı geleceğine kavuşmak için artık elele vermeli, kendine değer vermeyenlere rağmen yurduna ve geleceğine sahip çıkmalıdır. Mevcut demokratik koşullarda bu hala mümkündür.