Tel Abyad, çözüm süreci ve ötesi

Bazı çevreler, Tel Abyad'daki durumu Türkiye için bir güvenlik meselesi haline dönüştürmeye hatta Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesi için bir gerekçe haline getirmeye çalışıyorlar. Oysa şu anda en fazla ihtiyaç duyulan huzur ve barış. Bunun için de öncelik çözüm sürecine verilmeli.

Türkiye'nin dış politikası etrafında yapılan tartışmalarda son yıllarda en çok Irak ve Suriye ile ilgili konuların öne çıkmakta olduğu dikkati çekiyor. Güney komşularımız olan bu iki ülkeyle bin kilometrenin üzerinde ortak sınırımız var. Bu durum Irak ve Suriye'de yaşanan gelişmelerden en çok Türkiye'nin etkilenmesine yol açıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin de bu iki önemli komşusunun içinde bulundukları duruma ilgisiz kalması düşünülemez. Hem Irak'ta hem Suriye'de yaşanan insanlık dramından kaçanlar Türkiye'yi hep kendilerine kucak açan güvenilir bir komşu olarak gördüler. Irak'ta birinci körfez savaşı ertesinde birden bire beşyüzbin Peşmerge'nin sınır kapılarımızda umut araması unutulmayacak bir örnektir. Bugün ülkemizde iki milyonun üzerinde Suriye'linin bulunması da komşularımızın Türkiye'ye bakışına ilişkin bu gerçeği en çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. 

Bununla beraber, Türkiye'nin son yıllarda izlediği dış politikanın en çok eleştirilen yönlerinden biri de Suriye ile ilgili tutumu oldu. Suriye'de izlediği politikayı insan haklarına ve demokrasinin temel ilkelerine saygı üzerine kurguladığını savunan Türkiye, ne komşuları olan bölge ülkeleri ne uluslararası toplum tarafından böyle algılandı. Aksine, Türkiye'nin yaklaşımı Suriye'deki sorunun çözümü için güç kullanımını ve güç kullanımına meyleden aktörleri teşvik eden, bu haliyle de sorunları daha da içinden çıkılmaz bir yere taşıyan bir politika olarak görüldü. Özellikle son beş yılda uygulanan gerçekçilikten uzak ideolojik dış politika nedeniyle Türkiye’nin diplomatları rehin alındı, büyükelçileri istenmeyen adam ilan edildi. Türkiye, en çok etki yaratabileceği bir coğrafyada, Libya, Yemen, Suriye, Irak ve Mısır’ın iç politika meselelerinde taraf haline geldi ve Ortadoğu'nun karşı karşıya olduğu sorunların çözümüne olumlu katkı sağlayabilme fırsatını yitirdi. Gelinen noktayı "değerli  yalnızlık" olarak tarif edip bundan olumlu sonuç çıkarma çabaları da gülünç bulundu. Türkiye maalesef artık "tehlikeli yalnızlık" girdabına doğru ilerlemektedir. Bu nedenle de, daha  fazla zaman yitirmeden Ortadoğu bölgesinde her grupla ilişki kurabilen, etnik kimlikler, mezhepler ve partiler ötesi konumuna yeniden yükselmelidir. 

Ortadoğu kendi etnik ve dini çeşitliliğini avantaja çevirmedikçe ve bu zenginliğini yansıtacak çoğulcu modelleri yaratıp geliştirmedikçe bugün yaşadığı sıkıntı ve sorunlar giderek artacak ve belki de daha büyük felaketlere yol açacaktır. Son zamanlarda Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'da oluşturulan düzenin ve Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen sınırlarla kurulan devletlerin daha da parçalanmalarına yol açabilecek gelişmelerin eşiğinde olduğumuzdan söz ediliyor. İşte bu noktada da aslında Türkiye'ye önemli bir görev düşüyor. Türkiye, demokratik hukuk devleti kimliğiyle, her türlü etnik, dini, mezhebi tartışmaları aşan çoğulcu sivil toplum modeliyle örnek olabildiği ölçüde Ortadoğu'nun sorunlarına en sağlıklı çözümleri üretebilecek güce de sahip olacaktır.

Türkiye'nin bu gücünü kullanabilmesi için hem iç politika hem dış politika ile ilgili ortak paydaları bir arada değerlendirmesi büyük önem taşımaktadır. Unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek Türkiye'de ve komşu ülkelerde dağılmış biçimde yaşayan, bu haliyle Ortadoğu bölgesinin en büyük azınlığı olan Kürtlerin varlığıdır. Üstelik, bu azınlığın çoğunluğu Türkiye'de yaşamaktadır. Dolayısıyla, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde eşit vatandaşlar olarak huzurlu bir yaşam sürdürmeleri için gerekli demokratik çözümlerin ve siyasi reformların geliştirilmesi ve bunların İran, Irak ve Suriye için de örnek oluşturması yine Türkiye'nin başarabileceği bir konudur. 

Peki bu nasıl olacak? Yeni bir hükümetin kurulması öncesindeyiz. Koalisyon modelleri üzerinde tartışmalar sürerken bir yandan da Türkiye'nin önümüzdeki dönemde öncelikle ele alması gereken meseleler pazarlık konusu haline getiriliyor. Öte yandan, bazı çevreler Suriye ile ilgili gelişmeleri farklı bir okumayla değerlendirmeye, örneğin Tel Abyad'daki durumu Türkiye için bir güvenlik meselesi haline dönüştürmeye hatta Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesi için bir gerekçe haline getirmeye çalışıyorlar. Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin en önemli önceliği kendi toplumumuzun huzur ve barış içinde yaşayabilmesinin güvencesini oluşturmak olmalıdır. Bu da, siyasi nedenlerle seçim öncesinde durdurulan ve Türkiye'nin önündeki en önemli barış projesi olan "çözüm süreci"nin hızla tamamlanmasıyla sağlanabilecektir. Türkiye'de "etnik kimlik üzerinden siyaset yapmak"la suçlanan bir siyasi parti olan HDP 7 Haziran seçimlerinde %13'ün üzerinde oy almış ve TBMM'deki sandalyelerin %14.5'iyle seçmenlerini temsil olanağı yakalamıştır. En önemlisi de, HDP artık itham edildiği gibi bir etnik kimlik partisi olmaktan çıktığını ve tüm Türkiye'nin partisi haline geldiğini dile getirmektedir. Demokratik hak ve özgürlüklere, hukuk devletine, çoğulcu toplum yapısına inanan ve değer veren herkesin kabul etmesi gereken de bu ifadeye sahip çıkmak ve bu söylemi tüm Türkiye genelinde içselleştirmek olmalıdır. Kendi içimizdeki konuları böylesine yapıcı bir yaklaşımla ele almamız, başta Tel Abyad olmak üzere, Suriye, Irak ve bunun da ötesinde tüm Ortadoğu için kurulacak yeni dengelerde Türkiye'ye imrenilecek bir güç kazandıracaktır. Bu gücü kullanmak Türkiye'deki tüm siyasi partilerin tüm Türkiye'nin partisi oldukları anlayışıyla hareket etmeleri halinde daha da kolaylaşacaktır.