Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler Suriye sorunu üzerinden gelişebilir mi?

Türkiye'nin bilinen iç politika nedenleriyle önemli bir başarı hikayesine ihtiyacı çok yüksek. AB ile aralanan kapı da iç politika açısından böyle bir başarı hikayesi olarak sunulmak için biçilmiş kaftan.

7 Mart tarihinde Brüksel’de yapılan AB-Türkiye Zirvesi Türkiye’nin Suriye’li mülteciler krizi üzerinden AB ile ilişkilerinde yeni bir ivme yakalaması için önemli bir fırsat oluşturdu. 

Türkiye uzun bir süredir AB ile üyelik müzakerelerindeki durgunluk nedeniyle sıkıntılıydı. Son yıllarda izlenen dış politika çizgisi Türkiye’yi Karadeniz, Kafkasya, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de iyice kuşatılmış bir konuma sokmuştu. Dış politikada “Komşularla sıfır sorun” döneminden “Sorunlar ve sıfır komşu” dönemine geçen Türkiye’nin önünde kala kala yıllardır küçümsenen Batı’dan başka çare kalmamıştı. Ancak Batı da Türkiye’yi artık eskisi gibi kucaklamak niyetinde değildi. Batı’dan bakıldığında, Türkiye Avrupa Birliği’nin ilke ve standartlarına uyum sağlayabilecek bir ülke gibi algılanmıyor, demokratik hak ve özgürlüklerin giderek kısıtlandığı, insan hakları ihlallerinin had safhaya vardığı bir Ortadoğu ülkesine benzemeye başladığı düşünülüyordu.

Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde 24 Kasım 2015 tarihinden itibaren başlayan ve hızla gelişen kriz kaçınılmaz olarak Türkiye’nin Batı’ya dönmesine yol açtı. Ancak bu defa da Batı’nın Türkiye algısını değiştirmek için bir şeyler yapılması gerekiyordu. İşte Suriye’li mülteciler bu bakımdan Türkiye’nin kozu, AB’nin de zayıf karnına dönüşüverdi. 7 Mart’ta Brüksel’de Türkiye ile AB arasındaki ilişkilere yönelik yeni bir yol haritası belirdi. Bu yol haritasının ne kadar uygulanabilir olduğu ise önümüzdeki bir hafta içinde AB ülkeleri arasında görüşülecek, tartışılacak ve 17-18 Mart tarihlerinde yapılacak AB zirvesinde de karara bağlanacak.

Altı konu üzerinde anlaşma sağlandığı belirtilen bu yol haritasının temel unsurlarını Türkiye kamuoyunun iyi anlamasında yarar var. AB herşeyden önce göçü kontrol altına almak ve yönetilir bir krize dönüştürmek istiyor. Bu nedenle,  Türkiye’den Yunanistan’a kaçak yollardan geçen tüm mültecilerin, masraflarının AB tarafından karşılanması koşuluyla, Türkiye’ye iadesi mutabakatın unsurlarının ilkini oluşturuyor. Bu insanların sayısının ne olduğu, ne kadar süre içinde Türkiye’ye dönecekleri, döndükleri zaman nerelerde yerleştirilecekleri hakkında şimdilik belirlenmiş bir plan yok.

İkinci olarak, Türkiye’ye Yunanistan'dan dönen her Suriye’li karşılığında AB daha önce belirlemiş olduğu taahhütler çerçevesinde bir Suriye’li mülteci almayı kabul ediyor. AB tabii ki alacağı Suriye’liyi kendi seçecek. Bu alış-verişin en önemli yönünü AB’nin kendi insan kaynakları ihtiyacına göre kalifiye insan seçme konusundaki tercihleri oluşturacak. “Bir sizden bir bizden” anlayışı ile işleyeceği sanılan bu değiş-tokuşun her iki taraf için de aynı hızla ilerlemesini beklemek inandırıcı olmaz. Gelenler daha hızlı gelebilir ama gidenlerin belirlenmesi AB’nin titiz bir çalışma yapmasını gerektireceğinden daha uzun bir süreye yayılacaktır. Kaldı ki, zaten AB’nin de istediği mülteci göçünü kontrol altına almak, düzenlemek ve zamana yaymak. 

Mutabakatın üçüncü unsurunu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına karşı uygulanan vize konusu oluşturuyor. En geç 2016 yılının Haziran ayı sonuna kadar yürürlüğe konması hedeflenen “Vize serbestisi yol haritası”nın tüm AB üyesi ülkelerce hızlandırılması gerekiyor. Bu ifadeden 2016 yılının Haziran ayının sonunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB ülkelerine elini kolunu sallaya sallaya gidebileceği sonucuna varmak için oldukça sağlam bir hayal gücüne sahip olmak gerek. AB’nin bunu sağlamak için Türkiye’nin yerine getirmesini beklediği koşullar olduğu gibi, AB üyelerinin de bu uygulamaya geçmek için kendi içlerinde ayrı ayrı almaları gereken kararlar, yürürlüğe sokmaları gereken uygulamalar var. Zaten sonuçta bu karar yürürlüğe girerse ancak Schengen ülkelerini bağlayacak. Örneğin, Birleşik Krallık Schengen dışında olduğu için bu uygulamayı ne kadar benimser bilinmez. Kaldı ki, Schengen de çatırdıyor. Bazı üyeler Schengen uygulamalarını dondurdu bile. Dolayısıyla bütün bu ayrıntıların sadece üç buçuk ay içinde sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağını hep birlikte bekleyip göreceğiz.

Dördüncü unsur AB’nin Türkiye’ye vermeyi taahhüt ettiği üç milyar Avro’nun projelendirilmesi konusu. Proje çalışmalarının   sonuçlandırılmasıyla birlikte bu fonun ödenmesine Mart ayının sonuna kadar başlanacak. Bundan 1 Nisan tarihinde Türkiye’ye üç milyar Avro’nun oluk oluk akacağı anlamı çıkmıyor. Sadece projelerin finansmanının başlatılması söz konusu. Buna ek olarak, AB Türkiye’ye ilave fon sağlanması konusunu da karara bağlamak zorunda. Türkiye ek olarak üç milyar Avro daha istedi. AB henüz ek fon için karar çıkaramadığı gibi, çıkarırsa miktarın ne olacağına dair bir işaret de vermedi. Bu konuda sıkı bir pazarlık yapılacağı belli. 

Beşinci unsur, 2015 yılının Ekim ayında AB Konseyi’nin yaptığı değerlendirme çerçevesinde Türkiye ile üyelik müzakerelerinde yeni fasılların açılmasına ilişkin kararın en kısa zamanda hazırlanması. AB üyesi ülkeler arasında Türkiye ile yeni fasılların açılmasına sıcak bakmayan ülkeleri ikna etmek için oldukça önemli bir lobi faaliyeti yapılacağı anlaşılıyor. Bu görevi Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu her fırsatta dile getiren Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in üstleneceği anlaşılıyor. Oldukça ironik değil mi?

Son olarak da, AB Suriye’deki insani durumun iyileştirilmesi için Türkiye ile birlikte her türlü çabayı göstermeye hazır olduğunu dile getiriyor. Bu çabaların hedefi Suriye’lilerin kendi ülkeleri içinde daha emin bölgelerde yaşamalarını sağlamak. Bunun nasıl olabileceği hakkında henüz hiç bir işaret yok. Cenevre görüşmelerinin üçüncü turunda sağlanacak başarı ölçüsünde bu konuda da belli ilerlemelerin kaydedilmesi mümkün olabilecek.

Türkiye tarafında yukarıda ana unsurları sıralanan yol haritası büyük bir zafer olarak takdim edildi. AB tarafında ise her ülkenin kamuoyunda farklı değerlendirmeler ve tartışmalar başladı. Sonuç ne olursa olsun, Türkiye 18 Mart gününün tarihi anlam ve önemine uygun şekilde bir iç politika zaferini ilan etmeye hazırlanıyor. İç politika diyoruz, zira bunun dış politika ile herhangi bir ilgisi yok. 

Yıllardır AB üyeliği perspektifi ile tüm Ortadoğu ülkelerinin hayranlığını kazanan, kendi laik, demokratik, sosyal hukuk devleti modeli ve parlamenter demokrasisiyle bu coğrafyaya bir ümit ve ilham kaynağı olan Türkiye AB ile ilişkilerini bu özellikleri üzerinden sürdürüp geliştirebilseydi bir zafer kazanmış olurdu. Öyle bir zafer de dış politikanın popülist maksatlarla iç politikaya alet edilmesi olarak yorumlanmaz, gerçek bir dış politika başarısı sayılırdı.

Oysa bugün olan Ortadoğu'nun acılarından, ümitsizliklerinden ve maruz bırakıldığı haksızlık ve adaletsizliklerden istifade ederek Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde yaşadığı tıkanıklıkları aşmak için kapı aralamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Ortadoğu ülkelerinin ise bunu hazmetmek, bağırlarına taş basarak ümitlerinin ve ilham perilerinin uçup gittiğini kabul etmekten başka çareleri kalmıyor.

Türkiye'nin bilinen iç politika nedenleriyle önemli bir başarı hikayesine ihtiyacı çok yüksek. AB ile aralanan kapı da iç politika açısından böyle bir başarı hikayesi olarak sunulmak için biçilmiş kaftan. Bu zeminde kurulan Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğine ne kadar güvenle bakılabileceğinin garantisini ise ne dış politika ne iç politika verebilecek durumda değil. Rastgele...

 

http://www.radikal.com.tr/152571215257120

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.